SÜLEYMANİYE CAMİİ VE MEDENİYET ÖRNEKLERİMİZ


Açıklama: sırlar önce Müslümanlar eşsiz medeniyet eserleri vermişler, temel müesseseler kurmuşlardır. Süleymaniye Camii bunlardan sadece biridir.
Kategori: Ailede İslamı Yaşama Sanatı
Eklenme Tarihi: 25 Şubat 2014
Geçerli Tarih: 14 Aralık 2017, 16:12
Site: SÜMEYYE DİYARI
URL: http://www.sumeyyediyari.com/haber_detay.asp?haberID=592


  Süleymaniye Camiinin temelinin atılması ayrı ve müstakil bir olaydır. Kanuni Sultan Süleyman, İstanbul'a muhteşem bir cami yaptırmak ister. Ancak yerini tespitte güçlük çeker. İstanbul'un muhtelif semtlerini dolaşır, fakat farklı yerler gösterildiği için tereddüt eder. Bir gece bu duygular içerisinde Peygamberimize iltica ederek, istihareye yatar. Ve rüyasında Efendimiz gelir, Kanuni'yi alır Süleymaniye Camiinin şu anda bulunduğu yere, boş araziye getirir. Ve der ki:

  "Camini buraya yapacaksın, minareler şöyle olacak, etrafında külliyeler şöyle olacak, şekli böyle olacak" diye Kanuni'ye bir tarif yapar.

  Kanuni'nin sabah kalkar kalkmaz ilk işi mimarbaşını çağırmak olur. Sinan'ı çağırır. O güne kadar birçok araziler üzerinde zihin yoran Kanuni kararını vermiştir. Caminin şu anda bulunduğu arsaya gelir ve der ki:

  "Mimarbaşı, işte ben camimi buraya yaptırmak istiyorum."

  Mimarbaşı hemen devam eder, "Evet Sultanım, caminiz buraya yapılacaktır. Şekli ve külliyesi şöyle, minaresi de böyle olacaktır" diye aynı tarifi yapınca Kanuni şaşırır:

  "Mimarbaşı haberli gibi konuşursun" der.

  Sinan da cevap verir: "Evet Sultanım, Efendimiz (a.s.m.) size tarif ederken ben de arkanızdaydım."

  Ve böylece Peygamberimizin (a.s.m.) Kanuni'ye yaptığı tarif aynen Mimar Sinan'a da yapılmıştır. İkisinin birleşen reyiyle Süleymaniye Camii bu günkü yerine inşa edilir.

  Süleymaniye Camii asırlardan beri Müslümanların yüz akıdır. Avrupadan gelenlere kıymetli eser adına gösterdiğimiz yegane itibar örneklerimizden birisidir. Avrupadan gelenler, İstanbul'daki heykelleri seyrederek bize takdir duygusu taşıyor değiller. Çünkü o heykellerden onlarda çok var. İstanbul'a gelince Süleymaniye Camiini ziyaret ediyorlar.

  Süleymaniye Camiini zannederim, çoğumuz dolaşırız da, o içindeki özelliklerden ve güzelliklerden haberimiz olmaz. Biliyorsunuz, caminin yapıldığı devirde elektrik yoktu. Peki cami neyle aydınlatılıyordu?

  Şu anda bile hâlâ mevcut olan, elektrik lambalarının sallandığı havada cam çanaklar görürsünüz. İşte o çanakların içerisine zeytinyağı doldurulurdu ve o zeytinyağının içinde de fitil vardı. Fitil yakılır ve cami yanan fitilinin ışığı ile aydınlanırdı.

  Her fitilin aydınlığı çok kuvvetli olmadığından çok geniş cami içinde 250 tane fitil yanardı. Her gece diyelim ki, 250 tane parmak kalınlığında fitil isi yukarı çıkıyor demektir. Bu lambalardan çıkan is sadece bir gecede kubbeyi soba borusunun içerisindeki kurum gibi simsiyah yapar. Halbuki bu yüzlerce sene yandığı halde tavanda tek bir siyah nokta görülmezdi. Tavandaki nakışlar yine pırıl pınl, ter temiz olarak dururdu.

  Yukarıya baktığınızda başınızın bir metre üstünde 250 kadar parmak kalınlığında is yukarı yükseliyor, fakat kubbeye bakıyorsunuz, tek iz, tek leke görülmüyor.

  Peki bu yükselen is, camii içerisinde nereye gidiyor? Düşündürücü bir olay ve harika bir zekâ ürünü. Müslüman zekâsı, Sinan zekâsı, Osmanlı zekâsı bu harika olayı tahakkuk ettirmişti.

  250 tane parmak kalınlığındaki is 6-7 metre yukarı yükselince mihrap tarafından tam zıt istikamete doğru meydana gelen akım, o yükselen isi alıp götürüyordu. Tam kapının üstünde dışarıya açılan dört tane pencere var. O dört pencereden adeta vantilatör çekimiyle o is içeriden, dışarıya çıkıyordu. Dışarıya çıkınca avluya dökülüyor değil, dışanda bir başka oda var. Adı, is odası, soğuk havayla karşılaşan o sıcak is orada yoğunlaşıyor ve odanın içerisine dökülüyordu.

  Bugün bile halen camiye vardığımızda, müftülük tarafından girilen iç cümle kapısının iç tarafından tam yukarıya bakın, dört tane bacadan içeriye ışık düştüğünü görürsünüz. Hatta dikkatli bakarsanız siyah is odasını da görebilirsiniz.

  Peki bu is odasında toplanan isler ne yapılıyordu? O gün kitap yazımında kullanılan mürekkebe çok ihtiyaç vardı. Mürekkebin en güzeli de işte bu is odasındaki isten yapılan mürekkepti. O günkü ulemanın mürekkebi bu isten temin edilmiştir. Bu isle yapılan mürekkeple yazılan kitaplar halen Süleymaniye Kütüphanesinde mevcuttur.

  Müslümanların eserlerini bilemeyenler, bu gibi incelikleri anlayamayanlar ileri geri konuşabilirler. Ama Müslümanların bu eseri şu anda halen meydandadır, gidip görmek geçmiş Müslümanları bu eserleriyle tanımak gerek.

  Süleymaniye Camiinin özelliği, sadece bu is meselesini halletmesinden ibaret değildir elbette. Süleymaniye Camiinde bir akustik olayı vardır. Akustik, ses dağılımı, ses yankılanması demektir. Bugün bu ses olayı, hoparlörlerle ancak düzenlenebiliyor. Ama hoparlörün, elektriğin olmadığı devirde tâ mihrapta okunan Kur'ân-ı Kerimi, kapıya yakın yerdeki cemaatin duyması güç olur.

  Öyleyse o sesi duyuracak bir özellik bulunması lazım. Nitekim Sinan bu akustiği, ses dağılımını da bulmuştur. Cami inşa edilirken, Sinan'ın mihrapta nargile içtiği söylentisi yayılır. Bu söylenti, Kanuni'ye kadar da varır. Kanuni, söylentiyi duyunca pek ihtimal vermez. Sinan gibi muhterem bir insanın camimin inşaatı sırasında mihrapta nargile içmesi hürmetsizliktir, o bu hürmetsizliği yapmaz der, fakat buna rağmen birgün ansızın inşaata baskın yapar. Bakar ki, Sinan gerçekten de mihrapta nargile tokurdatıyor.

  "Mimarbaşı ne yaparsın burada?" der.

  "Sultanım, görüyorsunuz ya, nargilemi tokurdatıyorum" diye cevap verir.

  "Mimarbaşı, camide nargile içilir mi, sen bu işi yapmazdın, hikmeti nedir ki bunun?" Der ki:

  "Sultanım, dikkat edin, nargilemde tömbeki, tütün yoktur. Sadece suyun kaynamasından meydana gelen sesin cami içerisindeki dağılımını kontrol ediyorum. Burada suyun tokurdamasından meydana gelen ses, caminin her tarafına eşit şekilde dağılırsa yarın hocaefendi bu mihrapta Kur'ân-ı Kerim okuyacaktır, Müslümanlar saf saf arkasına dizilecek, 60-70 metreye kadar cemaat toplanacaktır. Onların bunu duyması lazım. İşte bunu duyurabilmek için, akustiği kontrol ediyorum."

  Ve gerçekten de Mimar Sinan Süleymaniye Camiinde öylesine bir akustik meydana getirir ki, bu gün bile bu özelliğini muhafaza etmektedir.

  Ben bu camide görevliyken Fransa'dan ses mühendisleri geldi, camiyi inceliyorlardı. Tercüman vasıtasıyla konuşmalarındaki harareti öğrenmek istedim. Tercümanın anlattığı şu:

  "Bu ses mühendisleri Fransa'da bir radyoevi inşa ediyorlarmış. Tabi ses dağılımına çok ihtiyaç var. Süleymaniye Camiindeki bu akustiği duymuşlar, gelmiş inceliyorlar. Burada şu ana kadar bulamadıkları bir özelliği bulmuşlar. Ve bana diyorlar ki: 'Madem sizin caminizde böyle bir özellik var. Bunu siz 400-500 sene önce bulmuşsunuz, tatbik etmişsiniz. Neden bunu bizlere kadar duyurmadınız ki, biz sizin bu eserlerinizden bu bilgileri alalım da, onun ışığında bu müessesemizi kuralım? ' diye bana çıkışıyorlar. Ben de verecek cevap bulamadım."

  Ben ona o gün şöyle bir cevap vermiştim. Biz Müslümanlar çok süt veren mandaya benzeriz. Onlar da tavuğa benzerler. Tavuk bir yumurta yumurtlayacağı zaman mahalleyi alt-üst eder. O kadar çok ses çıkarır ki, en nihayet bu kadar gürültünün sonunda verdiği bir yumurtadır. Ama mandanın hiç sesi sedası yoktur. Altına bir kovayı uzatırsınız, dakikalarca süt sağarsınız, size bir kova, iki kova süt verir, ama hiç sesi sedası çıkmaz. Bizim halimiz böyledir. Biz propagandamızı yapmasını bilmeyiz, demiştim de gülüşmüşlerdi.

  Ecdadımızın eserleri böyledir. Asırlar önce Müslümanlar eşsiz medeniyet eserleri vermişler, temel müesseseler kurmuşlardır. Süleymaniye Camii bunlardan sadece biridir. Ve özellikleri de bizim saydıklarımızdan ibaret değildir.


                         Kaynak: İslamı Yaşama Sanatı - Ahmet Şahin , Yeni Asya Yayınları
                         Hazırlayan: A.Kerim MELLEŞ | www.sumeyyediyari.com