Müslüman Ailenin Modernite İle İmtihanı


Açıklama: Çağımızın insanı iyi bir emekçi ve üretici, kazancından fazla harcayan tüketici konuma gelmiştir. İsraf ettiği ihtiyaç dışı eşyalar için yaptığı harcamalarla kölelik zincirine yeni bir halka daha ekleyerek, borç batağına sürüklenmekte; her geçen gün, daha da bencil, mutsuz, bezgin ve karamsar konuma gelmektedir.
Kategori: Evlilik Ve Aile Hayatı
Eklenme Tarihi: 05 Aralık 2012
Geçerli Tarih: 26 Eylül 2017, 10:25
Site: SÜMEYYE DİYARI
URL: http://www.sumeyyediyari.com/haber_detay.asp?haberID=510


"Çocuklar düşmesin diye analar elinden tutar sanırdım; meğer anneler düşmemek için çocukların elinden tutarlarmış."

 
Günümüzde modernite ve onu ayakta tutan kapitalizm, önünde en büyük engel olarak, İslam ve kurumsallaştırdığı aileyi görmektedir. Son yıllarda seküler öğretiler doğrultusunda analizci yöntemi benimseyen Batıda beyinleri yıkanmış bazı araştırmacı ve akademisyenler, akıl yürütme yöntemini vahiy alanında da kullanmaya kalkışarak, İslam’ın inanç, ibadet, aile ve toplum sistemini yeniden şekillendirmeye çalışmaktadırlar. Aynı kulvarları paylaşan kapitalist medya patronları da ellerindeki araçları onların hizmetine sunmaktadır. Amaçları toplumunun temeli olan aileyi çökertip, “gelenekçi” gördükleri Müslümanları “allayıp pulladıkları” modernite potasında eriterek post-modernite kalıplarıyla yeniden şekillendirmektir.
Birey merkezli modernite ve onun ekonomik sistemi Kapitalizm, aslında tüm dünyada din ve aileyi tutucu ve gelenekçi yapı olarak nitelemektedir. Yine modernitenin bir başka sosyo-kültürel ürünü olan Komünizmde de aynı bakış açısı hâkimdir. Her iki sitemin de amacı, bireyleri kendi ilkeleri doğrultusunda şekillendirmektedir. Yine iki sistemde de olmazsa olmaz kurallar adeta dinsel doğmalara dönüştürülmüştür. Bu nedenle asrımızın insanı “kırk katırla, kırk satır” arasında tercihe zorlanmaktadır. 

Komünizmin çökmesinden cesaret alan Kapitalist sistem, globalleşen dünyada toplumların kılcal damarlarına nüfuz ederek, insanları korkunç tüketim alışkanlıklarına sürüklemektedir. Bundan sonra herhangi bir toplumda sosyalist sistem oluşsa dahi, devlet kapitalizminden öteye geçemeyecektir. Nitekim geçmişte iki büyük ülkede ihtilallar sonucu denenen modeller, sonunda kapitalizme boyun eğerek Sovyet Rusya’da ortadan kalkarken, Çin’de devlet kapitalizmine dönüşmüştür. 

Moderniteyi besleyen sosyo-kültürel ve ekonomik konsept, özgürleştirmek adına insanın maddi arzularını kamçılayarak, sahip olduğu ya da sahip olmak istediği eşyanın kölesi konumuna getirmiştir. Oluşturduğu dayatmalarla “ Dünyevi dine” dönüştürdüğü sistemin dışında arayışları engellemektedir. İnsanların, medyanın alabildiğince pompaladığı reklam, moda ve imaj dürtüleriyle beyinleri yıkanarak, sürekli tüketime ve israfa zorlanmaktadır. Önlerine konan villa, yat, lüks araba, uçak, makam- mevki, cezbedici karşı cins gibi putlardan kurtulması nerdeyse imkansız konuma gelmiştir. Sonuçta asırlarca hayatını kolaylaştırmak adına hükmettiği eşya, kendine hükmetmeye başlamıştır. Çağımızın insanı iyi bir emekçi ve üretici, kazancından fazla harcayan tüketici konuma gelmiştir. İsraf ettiği ihtiyaç dışı eşyalar için yaptığı harcamalarla kölelik zincirine yeni bir halka daha ekleyerek, borç batağına sürüklenmekte; her geçen gün, daha da bencil, mutsuz, bezgin ve karamsar konuma gelmektedir. 

MODERNİTE NASIL OLUŞTU
Kaynaklara göre “modern” kelimesi Latince “modernus” kelimesinden türetilmiştir. Modernus ise aynı dildeki “modo”dan türemiş bulunmaktadır. Kelimenin anlamı “hemen şimdi”/günümüz demektir. Aynı kökten türetilen Latince “oluşmayan sınır” anlamındaki “Modus”tan da Moda (mode) türetilmiş olup ortaçağ Fransızcasında “la mode” olarak da kullanılmıştır. Modus ve modermus kelimelerinden türetilen “modern” kelimesi ise düne ait olmayan anlamını taşımaktadır. Modernite kelimesi ilk defa 5. yüzyılda eskiye karşı yeni dönemi belirlemek için ortaya atılmıştı. Hıristiyan dünyasını Romalı ve Pagan geçmişten ayırmak için “modernus” şeklinde kullanılmıştır. 

Toplumsal yapıda modernite sürecine bakıldığında, ekonomik ve sosyal şartlarının 16.yy’dan itibaren oluşmaya başladığı, temel felsefesini 18.yy’daki aydınlanma sürecinden alarak yapısını insan ve akla dayandırdığı görülmektedir. Vahye dayalı din ve inanç, toplumsal yaşamdan uzaklaştırılarak siyasal yapıda Laiklik benimsenmiştir. 18. ve 19. yüzyılların keşifler, sömürgeler ve buluşların da katkısıyla oluşan Sanayi Devrimi toplumsal refah düzeyinin yükselmesi sonucunda kapitalist yapıyla evrimini tamamlamıştır. Sonraki dönemlerde tamamen ideolojiye dönüşerek, kendi siyasal sistemini de kurmuştur.
Modernite kavramının batıdaki aydınlanma döneminin ürünü olduğu konusunda araştırmacılar fikir birliği içerisindedir. Bu deyim, yakın tarihte ilk defa Jan Jak Rousseau tarafından kullanılmıştır. İki anlamı bulunmaktadır: Birincisi, batı mede-niyetinin bir devrini betimlemekte, ikincisi bir stil veya tarzın tasvirini yapmaktadır. İkinci anlamında sanatta ve resimde “modernizm akımı” kavramıyla da ifade edil-mektedir. Gelişim aşamasında Avrupa toplumlarının sekülerleşmesiyle, akla ve bilime atfedilen öneme dayalı olarak, geleneksel siyasal otoritenin yerinin rasyonel hukuki otorite tarafından devralınması ile sistemleşmiştir. Sonraki dönemde Moder-nite yapısı içerisine toplumu yönetmenin esasta entelektüellerin hakkı olduğu düşün-cesi öne çıkarılarak bu düşünceyi kuramsallaştırmaya yönelik çeşitli siyasal, felsefi teori ve doktrinler ortaya atılarak toplumlara kabul ettirilmiştir. 

Modernite entelektüel çevrelerde, ilerlemeci teorisyenler tarafından desteklenerek, bunun tarihin toplumsal gelişme kanunları olduğu konusunda fikirler ortaya atılmış-tır. Bu düşünce sonucunda Entelektüellerin yeni bir oluş için topluma rehberlik et-mesinin zorunlu olduğu görüşünde yola çıkan Hegel, Karl Marx ve onların izleyicileri arasında bu düşünce daha da belirgin bir konuma gelmiştir. Geleneksel üretim yapısı sanayiye doğru yöneldiğinde Liberalizm ve Kapitalizm düşüncesini destekleyen aka-demisyen ve Entelektüeller, Marx’ın sosyalist düşüncesine karşılık, Liberalizim ve Ka-pitalizm teorisini geliştirerek sistemi yeniden inşa etmişlerdir. Çağımızın bu iki dok-trinini destekleyen seküler akıl, meşruiyetini Darwin’in “Tekamül Teorisi”ne dayandırmaktadır. 

Modernite ve yeni ismiyle Post-Modernite doğrulusunda oluşmakta olan küreselleşme, Yahudi ve Hıristiyanlıkla doğudaki felsefi inanç sistemlerini kendi potasında erittikten sonra, önündeki en büyük engelin İslamiyet olduğunu öngörmüştür. Bu nedenle teorisyenler “Medeniyetler Çatışması“ tezini ileri sürülerek, önce Müslümanları sindirip daha sonra İslam’ın vazettiği tüm inanç sistemini yok etmeyi planlamaktadırlar. “Neoconlar”ın A.B.D’nin siyasal yapısındaki etkinlikleri ve topluma sundukları politik projeler ve 11 Eylül sonucu oluşan paranoyayı da arkalarına alarak Pakistan ve Irak işgaliyle teorilerini operasyonel safhaya taşımışlardır. 

Uygulamaların ilk sonuçlarından da anlaşıldığı gibi küresel gücün temsilcileri kendi çöplükleri olarak gördükleri dünyamızda “başka horoz!” istememektedirler. Bu nedenle horozların ya başları kesilmekte ya da tavuklaştırılarak ”iktidarda“ bıraktırılmaktadır. Dün soğuk savaş döneminde nasıl bir yeşil kuşak oluşturulduysa, bu gün de Müslümanlarla yapılan soğuk ve sıcak savaşta kendi yanlarında “Mütedeyyin Müslüman/uysal vasıfsız” olanları iktidara taşıyarak Müslümanları kontrol altına almaktadırlar. “Saf Müslümanlar” da bu uygulamayı baskılardan kurtuluşun reçetesi veya İslam’ın yeni dirilişi gibi görmektedir. Ama er ya da geç birileri kralın çıplak olduğunu haykıracaktır. 

MODERNİTENİN DİNE(!) DÖNÜŞÜMÜ
Modernite ve kapitalizmin oluşumuna katkıda bulunanlar ve olmazsa olmaz taraftarları onu bir din; ilahını da para olarak kabullenmektedirler. Bu nedenle “yeni dinde” birey ne kadar çok servete sahip olursa o kadar dindar kabul edilerek itibar görmektedir. Aslında bu düşünce, tarihin derinliklerinde daima var olmuş, İslam dini de her dönemde bu düşünceyle mücadele etmiştir. Hz. Muhammed (S.A.S.) ve Hulefa-i Raşidin döneminde yapılan mücadele sürekli hale dönüştürülmüşse de, sonraki dönemlerde maalesef yeniden hortlayarak varlığını sürdürmüştür. Günümüzde Kabe’nin çevresine dikilen devasa yapılar o düşüncenin somut örnekleri olarak, geçmişteki kutsalı kuşatan cahiliye putlarını çağrıştırmaktadır. Kabe ve ihram ahreti sembolize ettiği gibi, Müslümanların Allah(CC)’ın yanında eşit olduklarını da simgelemektedir. Fakat o baskıcı binaları dikenler bu düşünceye meydan okuyarak, ”Ben servetimle Kabe’de de sizden üstünüm.” mesajını vermektedirler. 

Hayrettin Karaman bir söyleşisinde Modernite konusunda bu yeni din ve tanrılar algısının nasıl oluşturulduğuna değinmektedir. “Modernite ve sonrasını (postmoderniteyi) İslâm`ın bakış açısından bir bütün, bir süreç olarak görüyorum. Her ikisi de dini (önce kiliseyi sonra vahye dayalı dini), evrensel/dinî ahlâkı ve geleneği dışlıyor; bunları insan özgürlüğünü kısıtlayan anlamsız ve faydasız şeyler olarak telakki ediyor. Modernite sonrası, modernitenin aklı, bilimi, bilimciliği, ideolojik ilkeleri dinin yerine koymasına, birey hak ve özgürlüğünün karşısına "yeni tanrılar" çıkarmasına itiraz ediyor. Modernite ideolojik bir bütünlük arzetmiyor, ancak dinlerin ve ideolojilerin en büyük hasmı olarak ortaya çıkıyor ve bu bakımdan insanlara yol gösteren bir din, bir ideoloji gibi algılanıyor. 

İnsanoğlu hayat tarzını ve dünya düzenini bir inanç, bir temel düşünce üzerine kuruyor. İnancı da dinî ve din dışı diye ikiye ayırmak gerekiyor. Dinî inancın müslümancası "amentü" formülü içinde ifade edilmiştir. Dinî olmayan inanca ise "inkâr" da dahildir; meselâ Tanrı`nın olmadığı veya yarattıklarının hayatına karışmadığı, ahiretin yaşanmayacağı gibi düşünceler ve inkârlar da birer inançtır; çünkü bunları da bilimsel yöntemlerle ifade ve ispatı mümkün değildir. İşte modernite bu ikinci inanç türü (inkâr) üzerine kurulmuştur. Dinî inanca sahip olan ve hayat tarzını, dünya düzenini buna göre oluşturan müslümanlar, dinlerini anlamakta ve yaşamakta önemli kusurlara düştükleri ve/veya dünya-ahiret dengesi içinde düzen kuranlar ile yalnızca dünya için düzen kuranlar arasındaki fark "bilimde, teknolojide, ekonomide..." kendini gösterince, bütün insanlığın hayatını etkileyince bundan müslümanlar da etkilendi. 

Yüzyılımızın -yaklaşık- son çeyreğine kadar modernite karşısındaki tavır ve davranış, meydan okumaya karşı düşmanı tanıyıp gerekli tedbirleri alma, alternatif sunma ve hesaplaşma yerine hayranlık, çaresizlik, zorunluluk karşısında sıkışma, yanlış değerlendirme, yanlış birleştirme şeklinde olmuştur. Evet, modernite ile mutlaka hesaplaşmak gerekir. İslâm kendisine zıt olan, kendisi için tehdit oluşturan hiçbir inanç ve düşünce ile izdivaç edemez, sulh yapamaz; mücadele eder, kendini korur, kendi bünyesinde, kendi yöntemleriyle, özünü bozmadan değişmesi gerektiği kadar değişir ve bu sayede hem kendisi hem de yeni olarak varlığını sürdürür, insanların hep muhtaç olacakları bir "mürşid" olarak kalır; kıyamet kopuncaya kadar...” (www.hayrettinkaraman.net/yazi/hayat/0439.htm) 

Kur’an ve İslam Dini, kıyamete kadar kalmasına kalır ancak; “bu rüzgâr böyle esip bu bıçak da böyle keserse” din, insanların sosyal yaşamından dışlanıp, batıda olduğu gibi sadece ahiret inancı olarak varlığını devam ettirebilir. 

MODERNİTEDE KADIN VE AİLE
Modernitenin dini erozyona uğratma hedefinde ilk önce aile ve kadın bulunmaktadır. Batıda olduğu gibi ülkemizde de kadının kodları ile oynanarak anneliği elinden alınmaya çalışılmaktadır. Kadının gerek göğüs yapısı gerekse de kadınsı organları Yüce Mevla tarafından onun doğurganlık fonksiyonunu yerine getirmesi ve nesli devam ettirmesi için yaratılmıştır. Bu işlevi kaybolunca kadınla erkek arası bir türe dönüşmektedir. Çok acıdır ki bu gün Batıda kadının doğurganlık fonksiyonunu dile getirmek ve çocuk yapmasını önermek dahi bazı kadınların tepkisini çekebilmektedir. Tepkiler oldukça klasiktir: “Çocuk makinası değiliz.” “Organlarım bana aittir”. Bu olgunun yerleşmesinde, “erkekleşen kadın” feministlerin katkısı oldukça büyüktür. Ne var ki basın ve medya da bu düşünceye çanak tutmaktadır. Feministler kadını özgürleştirme adına Antik Roma Devletinde olduğu gibi birer cinsel obje (köle) haline dönüştürmektedirler. Maalesef son yıllarda İslam coğrafyasında da bu söylemler yaygınlaşmaya başlamıştır. Son yıllarda Müslüman mahallesinde türeyen ve medyanın “İslamcı Feministler” olarak lanse ettiği bazı hatunların bu konuları konuşup, kalem oynatmadan önce İslam büyüğü hanımların yaşamını inceleyip, sonra da kimin değirmenine su taşıdıklarını değerlendirmeleri gerekir. 

Modernite aile yaşamını ortadan kaldırmaktadır. Sistemde bireyin alabildiğine özgürlüğü esas olunca aile yaşamı bu özgürlüğü kısıtladığı düşüncesi hakim olmuştur. Bu nedenle boşanma oranı oldukça yükselmiştir. On sekiz yaşını bitiren çocuklar ailelerinden ayrılarak ayrı eve çıkmakta canının(nefsinin) istediği gibi bir yaşam sürmektedirler. Sinema, medya ve pek çok kitle iletişim araçları İnsanların cinsi dürtülerini olabildiğince körükleyerek bu alanda yeni sektörler oluşmasını sağlamaktadır. Bireyler cinsel ihtiyaçlarını hayvanlar gibi kolay ve serbestçe karşılar hale gelmişlerdir. Yasalarda zina suç olmaktan çıkarılmıştır. Çocuklar arasında flört yaşı oldukça aşağılara inerek, mahremiyeti -hele genç kızların- ortadan kalkmış bulunmaktadır. İstatistiklere göre eşler arasında aldatma oldukça yaygınlaşmış, pek çok çift bu konumu kanıksar hale gelmiştir. Eşcinsellik Sodon ve Gomore’yi aratır konuma gelmiştir. Bunun sonucu kadın kadına ve erkek erkeğe birlikte yaşamalar yaygınlaşmıştır. 

Modernite ve Kapitalizmin nihai hedefinde doğurganlığını kaybetmiş, zamanının çoğunu evin dışında geçiren erkeğimsi kadın türü ve hiçbir sorumluluk üstlenmeyen, gününü gün etmeye çalışan kadınımsı erkek türü üretmek bulunmaktadır. Bu oluşumun gerçekleşmesine bugünkü çekirdek aile dediğimiz tek çocuk sahibi bazı aileler de istemeden çanak tutmaktadır. Ailelerde artık anne ve baba rol model olmaktan çıkmış, tv dizilerindeki hayali karakterler onların yerini almıştır. Hele çalışmak zorunda olan annelerin çocukları kendilerini yalnızlığa itilmiş hissetmekte, boşluğu tv ve internet bağımlılığı ile gidermeye çalışmaktadırlar. 

Modernite karşısında aile ve kadın konusunda Ali Bulaç’ın tespitleri şöyledir: “Krizin boyutları ve etkileri her geçen gün biraz daha görünür, yaşanır ve tahrip edici sonuçları gözlemlenebilir, matematiğin ve bilimin diliyle de hesaplanabilir hale gelmiş bulunmaktadır. Zaten halen pozitivizmin derin etkisinde olan akademik dünya bir sorunun varlığını kabul ediyorsa, bunun bir sebebi, toplumsal maliyete ve devlet bütçelerine krizin sonuçlarının bir gider kalemi olarak dönmesi dolayısıyladır. Pozitivist Batı, çevre ve ekolojik sorunları da, firmalara maddi maliyet olarak dönmedikçe kabul etmediler. Aile ve kadının değişen rolleri ve konumlarının Batı`nın etkisinde daha uzun süre "sorun" olarak görülmeyeceğini düşünebiliriz. Şu var ki, zaman hızla akıyor ve Rene Guenon`un dediği gibi, bir uçurumdan aşağıya doğru yuvarlanmakta olan kütlenin, dibe doğru yaklaştıkça hızı artar. Pek de uzak olmayan bir gelecekte kadının modern algısı, rolü ve ailenin geçirmekte olduğu sorun, çok daha görünür, hesaplanabilir ve belki de telafisi mümkün olmaktan çıkan maliyetler yumağına dönüşmüş olarak karşımıza çıkmaktadır. a.bulac@zaman.com.tr 

SON SÖZ YERİNE
Bazıları bilerek ya da bilmeyerek, sanat bilim ve teknoloji ile moderniteyi birbirine karıştırmaktadırlar. Bilim ve sanat insanlığın ortak ürünü olarak modernite kavramından önce de vardı; sonra da var olacaktır. Yukarıdan beri izah etmeye çalıştığımız gibi Modernite bir sosyal kültür ve yaşam tarzıdır. Elbette toplumların yaşam ve kültürel dünyaları sanat, bilim ve teknolojik tercihlerini de etkiler. Müslümanlar çağın bilim ve teknolojisini özümseyerek üretimlerini ona göre geliştirmeli, fakat modernite karşısında sosyo-kültürel kimliklerini kaybet-memelidirler. Bu kimliğin ilk oluşum yeri İslami kalıplara göre şekillenmiş ailedir. 

İslam’da aile yuva ile bütünleşmiştir; yuva "harem" olarak özel saygınlığı olan kutsal bir mekândır. Bu nedenle içerisinde ibadet edilen evler “Beytül Haram”la irtibatlıdır. Ailedeki her ferdin Kur’an ayetleriyle belirlenmiş birbirlerine karşı saygı hak ve görevleri bulunmaktadır. Bu müessese Adem’le Hava’dan beri İslam’ın olmazsa olmaz kurumlarının en önde gelenidir.
Toplum mühendisleri Müslüman toplulukların kodlarıyla ne kadar oynamaya çalışırlarsa çalışsınlar: Yüce Allah’ın Müslümanların elindeki Kur’an’ı ve “Dinini muhafaza edeceği” vaadi, Müminler için en büyük teminattır. Ayrıca Hz. Peygamberin 1400 yıldır yaşatılan sünneti, uzun bir süreçte oluşan İslami gelenek ve kültürünü hiçbir medeniyet yok edemediği gibi modernite kültürü de yok edemeyecektir. İslam nasıl Pers, Mısır Roma ve Bizans kültürünü kendi potasında erittiyse, yeni oluşan Grek-Roma kökenli neo-liberal kültürün günümüzde şekillenen son versiyonunu da sinesinde eritecek güçtedir. Moğol istilası sonrasında, irfan ehli tebliğciler tarafından İslam nasıl o ilkel kavmin beynine yerleştirildiyse, günümüz tebliğcileri de yeni düşünce kalıpları içerisinde İslam’ı seküler kafalara nakşedecek güçtedir.
Marjinal gruplar nazara alınmazsa, günümüzde hiçbir Müslüman düşünce adamı, kadının eve kapanarak çocuk büyütme ve erkeğin ihtiyaçlarını gidermeyle sınırlı kalmasını istememektedir. Genç kızlarımız çağın en gelişmiş eğitimi yanında İslami ilimler de öğrenerek, kendini yetiştirmelidir. Siyasi otoriteler iş yaşamını kadının özel konumunu ve annelik fonksiyonunu göz önüne alınarak düzenlemeli, hiçbir kadın veya genç kız fıtratına uymayan ağır ve zor işlerde çalıştırılmamalıdır. Müslüman Kadın kamusal alandan dışlanamaz; ancak kamusal alanda erkek ve kadın mümin ve mümine olduğunun bilinciyle davranması gerekir. Kapitalizmin kendi kalıplarında şekillendirmeye başladığı ve modern yaşama kendini alabildiğine kaptırmış Müslüman kadın ve erkekler İslam’ın vakarı içerisinde eşine örtü olacak ve çocuklarına örnek rol-model olacak bilinçte yaşamını şekillendirmek zorundadır. 

Mehmet Akif İstiklal Marşında: “Ulusun! Korkma nasıl böyle bir imanı boğar. Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.”
derken, “modernite medeniyetini” vurgulamak istemiştir. Yoksa insanlık için yararlı ve insan onurunu muhafaza eden medeni yaşama Müslümanların karşı çıkması düşünülemez. Çünkü bizler ona layık olabilirsek, Yesrib’i Medine (Medeniyet yeri) yapan büyük bir önderin ümmetiyiz. Hiç endişeye gerek yok; eninde sonunda Müslümanlar kendi dinamiklerinden aldıkları güçle bu yeni pagan-haçlı saldırısının karşısında da ayakta kalıp dünya düzenini yeniden şekillendireceklerdir. Ancak yeter ki kadın ve erkek Müslümanlar olarak Kur’an ve Peygamber Efendimizin sünnetine sıkı sıkıya sarılarak, İslam’ı yaşayıp nefislerimizden arınıp mümin ve mümineler olalım. 

Yazının başına aldığımız özdeyişi şairin izni ile konumuza şöyle uyarlayalım: “Ebeveynler çocukları düşmesin diye ellerinden tuttuklarını sanırdım. Meğerse onlar düşmemek için çocukların ellerinden tutarlarmış.” 

Müslümanlar olarak ayakta kalmamız, anne, baba ve çocuklardan oluşan tabloyu muhafaza etmemize bağlıdır. Aksi takdirde gelecek nesiller için olumlu hiç bir miras bırakamayacağız. Toplum olarak oldukça büyük bir fetret devresinden geçiyoruz. Karşı karşıya bulunduğumuz modernitenin aileye yönelik yıkım komplosunu engel-lemek için, toplum olarak mümine fakihlere, bilim kadınlarına ve özellikle İslam’ı özümsemiş hanım sosyologlara ihtiyaç bulunmaktadır; İslam toplumunun geleceği onların ellerinde şekillenecektir. 

MUHAMMED İKBAL’İN İSLAM KADININA SESLENİŞİ 

Ey örtüsü namusumuzun perdesi olan İslam kadını, Yüzünün aydınlığı iman fanusumuzun ışık kaynağıdır./Fıtratındaki safvet, bize Rabbimizden bir rahmet, dinimize kuvvet ve ümmetimizin varlık esasıdır./Evladımız sütten kesildiğinde, “Lâ ilâhe illâllah” demeyi, Ona ilk evvel sen öğrettin.
Ey din emanetinin kendisine tevdi edildiği İslam kadını,  Yüce dinin kor ateşi senin nefeslerinden alev almıştır./Bu asrın mâyesi sahte, dışı süslü, içi kokmuş ve yüzü riyakardır, Onun fitnesi din yolunda kervanlar vurmadadır./Asrın basireti bağlıdır, Rabb tanımaz.Kulluğa umursamaz olanlar bu zincirle vurulmadadır. 

Devran gözü kanlı ve amansız bakar, Kirpikleri bir pençedir ki, ele geçeni bırakmaz. Onun tuzağına düşen kendini hür sanır, Onun elinde can veren öldüğüne inanmaz. 

Cemiyetinin fidanına bengisuyu vererek, Ümmet emanetini muhafaza eden sensin. Ecdadının aydınlık yolundan asla ayrılma ki, `Sermayenin kar ve zararı seni düşündürmesin. 

Doğru da, yalan da çok çetin ve çok güçlüdür, Her dem uyanık ol ve mahir evlat yetiştir. Yoksa henüz kanat çırpmayan bu çemen bülbülleri, yuvalarından uzak düşecektir. 

Yaradılışında gizli ulvi imkanları aklınla keşfet, İslam kadınına örnek Hz. Fâtıma’ya ibretle bak, dikkatin eksilmesin. “Ta ki, Senin dalında bir Hüseyin meyvesi versin; Gülistana eski mevsimi getirsin”. 

Gönderen: Halit ÖZDÜZEN (Araştırmacı-Yazar) 
Kaynak: www.sumeyyediyari.com / kutulkulub@gmail.com