SÜMEYYE DİYARI

ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

NAMAZ VAKTİ

FACEBOOK SAYFAMIZ

MANEVİ ÇEVRE KİRLENMESİ VE İNSAN

MANEVİ ÇEVRE KİRLENMESİ VE İNSAN

Tarih 25 Şubat 2014, 15:32 Editör A.Kerim Melleş

Bunların insan tarifine bakıyorsunuz, bunlar insanı ekonomik bir hayvan olarak kabul ediyorlar. İnsanı hep ekonomik açıdan ele alıyorlar. Onun dışında insanın başka bir ihtiyacının varlığım bir türlü kabul edemiyor, ona yönelemiyorlar.

  Bir çevre kirliliği olayından bahsediliyor. Gazetelerde, televizyonlarda görüyorsunuz. Feryat halinde şikayetler var. "Çevre kirlendi, nefes alamıyoruz, bünyesi zayıf olanlar hastaneye düşüyor" diyorlar ve televizyonlarda, basında hemen herkes kirlenen çevrenin çaresini arıyor. Küçüğü, büyüğü, politikacısı, sade vatandaşı çevrenin kirliliğini konuşuyor.. Peki maddi çevre kirlenince böyle feryat edersek, böyle çareler ararsak ve bunun büyük bir musibet olduğunda ittifak edersek, bir de manevi çevre kirlenmesi olursa, onun için nasıl bir tedbir almamız lazım, bunu düşünmek gerekmez mi?

  Halbuki maddi çevre kirlenmesinde bizim hayatımızın maddi kısmı biter, yani kalan ömrümüz biter. Ama manevi çevre kirlenmesinin maliyeti öyle değil, ebedi hayatımız gider. Öyleyse maddi çevre kirlenmesinden bir defa şikâyet ediyor, bir defa onun için çare arıyorsak, manevi çevre kirlenmesinden bin defa şikâyetçi olmalı ve onun çarelerini bin defa aramalıyız. Manevi çevre kirlenmesinin faturasını bilemezseniz çaresini de alamazsınız. Böylece birçok insan bu manevi kirliliğin kurbanı olur, ahireti gider, ebedi hayatı mahvolur.

  Bugün manevi bir kirlenme var mıdır, yok mudur? Zannederim, hassas insanlar, dindar insanlar bu manevi kirlenmenin varlığında müttefiktirler. Maddi kirlenmeden çok fazla manevî kirlenmenin varlığında müttefiktirler. Televizyon, basın, sözde aydınımızın bir kısmı ve bazı politikacılarımız bizim maneviyat alemimizi kirletiyorlar.

  Bunların insan tarifine bakıyorsunuz, bunlar insanı ekonomik bir hayvan olarak kabul ediyorlar. İnsanı hep ekonomik açıdan ele alıyorlar. Onun dışında insanın başka bir ihtiyacının varlığım bir türlü kabul edemiyor, ona yönelemiyorlar. İnsan sadece ekonomik bir mahluk, midesinden ibaret bir varlık değildir. İnsanda kalp var, vicdan var, akıl var, izan var, ruh var ve diğer latifeler var.

  Eğer insan ekonomik bir varlıktan, sadece midesinden ibaret olsaydı, karnı doyan insanın ağlamaması lazımdı. Ekonomik durumu iyi olan devletlerin huzurlu olması lazımdı. Halbuki bu devletler de, aileleler de görüyoruz ki, dertleri, sıkıntıları bitmiyor. Ekonomik durumu çok müsait olan aileler var bizde. Sosyetenin tâ zirvesine çıkıyorlar. Onlara ekonominin verdiği şımarıklığı görüyoruz. Ve biz onlar gibi olmadığımıza şükrediyoruz. Çevremizde fakr u zaruret içerisinde kalan insanların dertlerine bigâne kalıyorlar, süs köpekleri besliyorlar. Köpekleri için Avrupadan mama getiriyor, onlara berber tutuyor, özel yıkama yerleri tutuyorlar ve imkânlarıyla köpek besleme zevkine dalıyorlar.

  Demek ekonomik imkân, insanı insan etmiyor. Bir de bakıyorsunuz ki, zevkleri, eğlenceleri bitmiş, kötü" alışkanlıklar başlamış. Kötü alışkanlıkların sonunda da intihar var, cinayet var, ahlakî sefaletler var, uyuşturucu bağımlılığı... Demek insan sadece ekonomik bir varlık değildir. İnsanın maddi çevresi kirlendiği gibi manevi çevresi de kirlenir. Kalbinin, vicdanının, aklının, ruhunun ihtiyaçları vardır. Siz insanın bu ihtiyaçlarını karşılayamazsanız, o insanı, o toplumu mutlu edemezsiniz.

  Mutlu olmanın şartları vardır. Sadece ekonomiden ibaret anladığınız insanlar sıkıntıya gelemiyorlar, musibetlere tahammül edemiyorlar. Askerden kaçanların sayısını düşünüyoruz. Bunlar neden askerden kaçıyorlar? Hem de varlıklı, itibarlı insanların çocukları. İnsanı o hale getirirseniz elbette sonucu böyle olur.

  Mutlaka dindarlık aşılayacaksınız. Din insanın dünyada da, ahirette de ihtiyacıdır. Hayat boyunca karşılaştığınız hadiselerde dinin koruyucu, kollayıcı etkisi kesindir. Dini etkiden mahrum insanın dünyada mutlu olması mümkün değildir.

  Din, bizi zorlukları yenmeye, engelleri aşmaya, sıkıntalara göğüs germeye hazırlıyor. Örneğin, Ramazanda oruçla açlığa, susuzluğa alışan dinin nizamına uyan insan, yarın bir düşmanla karşılaşsa savaşın zorluklarına rahatlıkla göğüs gerebilir. Ekonomik sıkıntıları, rahatlıkla aşabilir. Dolayısıyla din insanı hayata hazırlar. Bir insanı dinden tecrit ettiğiniz zaman o insan dayanıklı olamaz. Bu aile hayatında da böyledir. Sıkıntısız bir hayatta büyüyen, her imkânı elde ettiği bir hayatta büyüyen, dini duygulardan mahrum yetişen bir insan, hayatta karşılaştığı küçük musibetlerden feryat ediyor, dayanma gücünü bulamıyor. Halbuki dinden kuvvet alan insan dayanıklılık duygusunu geliştirir.

  Efendimiz (a.s.m.), "Dünyada insan dindarlığı nisbetinde musibete maruz kalır" buyurmuştur. Geçekten de musibetler, sıkıntılar, zorluklar aynı demirin ateşin içine sokulup yanması gibidir. Demirciler Çarşısına gitmişseniz demir dövenleri görmüşsünüzdür. Demiri ateşe sokarlar, orada ısınır, kızarır, sonra örsün üzerine koyarlar, başlarlar çekiçle vurmaya. Çekiçle vurdukça demirin üzerindeki paslar, işe yaramayan maddeler dökülür. Vura vura nihayet ortaya saf cevher çıkar. İşte demir, işte çelik, işte kıymetli olan odur.

  Bizler hayat örsünün üzerinde hadiselerle çekiçleniyoruz. Bu hadiseler bizim günahlarımızı, manevi hastalıklarımızı döker, adeta Cennete layık bir hale geliriz. Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadesi ne kadar güzel: "Yeknesak istirahat döşeğinde geçen hayat, hayr-ı mahz olan vücuttan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır." Bir hayat tümüyle rahat içinde geçiyorsa, o olgunlaşamıyor, çekiç yemiyor, üzerindeki paslar dökülüp cevheri meydana çıkmıyordur demektir.

  Onun için Cenab-ı Hak, Hz. Eyyub'u (a.s.) insanlara örnek olarak Kur'an-ı Kerimde zikretmiştir: "Eyyub ne güzel bir kuldur. Muhakkak ki o sabrediyordu."

  Nasıl sabretti? Öyle bir hastalık geldi ki kendisine, öyle bir imtihana tabi oldu ki, insanlığın içerisinde hiç kimse onun kadar imtihana tabi olmamıştır. Serveti yok olmuştur, tarlalarındaki ekinleri yanmıştır, develeri ölmüştür, çoluk çocuğu vefat etmiştir, evi yıkılmıştır. Harabesinde nihayet kendisi de hasta haline gelmiştir. Kendisine bakan tek bir hanımı kalmıştır. İç organlarını mikroplar istila etmiştir. Dıştan baktığınızda sapa sağlam bir adam, fakat iç organları çürümüş, kansere tutulmuştur.

  Dolayısıyla Hz. Eyyub'un (a.s.) hastalığı dışında değil, iç organlarındaydı. Virüsler tâ kalbine ve diline gelinceye kadar Rabbine şikâyet ettiği görülmemiş ve duyulmamıştır. Ne zaman ki kalbine ve diline gelmiş işte o zaman "Ya Rabbi" diye feryat etmiştir:

  "Yâ Rabbi, ben bu kalp ile seni düşünüyordum. Bu dil ile seni zikrediyordum. Şimdi o hale geldi ki, virüsler kalbime ilişmeye başladılar, böyle halde seni düşünemiyorum. Dilimi de yemeye başladılar. Bu dil ile seni zikredemiyorum. Onun için halimi görüyorsun Ya Rabbi" diye Rabbine iltica ediyor.

  Hz. Eyyub'un (a.s.) bu derece sabrı, bu derece tahammülü, bu derece musibetlere göğüs gerişi Rabbimizin o kadar hoşuna gitti ki, o kadar rızasını celbetti ki, şöyle buyurdu: "Ayağını yere vur." Hz. Eyyub (a.s.) ayağını yere vurdu, oradan su çıktı. Çıkan sudan içti ve onunla yıkandı. Yıkanması ve içmesiyle beraber içinde hiçbir şey kalmadı. Ve pırıl pırıl genç bir Eyyub Peygamber meydana geldi. Ondan sonra Rabbimiz ona evlat ihsan etti. Kaybettiği imkanlarının tümüne kavuştu.

  Bu neyi gösteriyor? Sabredin, tahammül edin, musibetler karşısında,, yılgınlık göstermeyin, sabrın sonu mükâfattır. Sabrederseniz, eninde sonunda mükâfatınızı alacaksınız. Neye karşı sabredeceğiz? Her ailenin sabredecek çok olayları vardır. Şahsımızda, maddi cesedimizde, fikir alemimizde bazı rahatsızlıklar olabilir. Oğlumuzdan, kızımızdan şikayetimiz, derdimiz olabilir, hanımımızdan müşteki olabiliriz. Hülasa böyle manevi kirlenmenin had safhaya geldiği bir toplumda dertsiz olmak mümkün değildir. Büyük veya küçük herkesin kendi çapında sabredeceği sıkıntısı, elemi, kederi vardır. Bunlar karşısında dayanıklılığımızı, mukavemet duygumuzu yitirmememiz lazım. Ve bilinmelidir ki, bu sabrın neticesi ateşten çıkan demirin çekiçlenerek üzerinden dökülen curuf gibi sabrımızın neticesinde birgün huzuru izzetine bizi aldığı zaman, günah curuflarından kurtulmuş, ter temiz, pırıl pırıl bir kul olarak huzuruna çıkacağız.

  Herşeyin bir mükâfatı vardır, ama sabrın bin mükafatı vardır. Bir insan sabretsin de ahiretten önce dünyada mükafatını görmesin mümkün değildir. Ya ahiretteki mükafatı? Onu artık ne benim dilim ifade edebilir, ne tasavvurlarım size onu aksettirebilir? Ama bir hadis mealiyle sabreden insana âhirette ne mükâfat verileceğini ifade edebilirim.

  Birgün Efendimiz (a.s.m.) Ashabına Cenneti anlatırken bir köşkten bahsetti. Buyurdu ki: "Cennette öyle bir köşk vardır ki, o köşk havada boşlukta durmaktadır. Ne altında direği vardır, ne de üstünde semaya bağlı bir çekeceği vardır." Sahabe-i kiram merakla sordular: "Ya Resulallah, altında direği, üstünde de tutacağı yok, peki o köşkün sakinleri oraya nasıl girecekler?"

  Efendimiz tebessüm etti ve buyurdu ki: "Kuşların ağaçlara konduğu gibi, o köşkün sahipleri de uçarak gelecekler ve kapıdan içeriye dalacaklar, merdivene ihtiyaç duymayacaklar."

  Bu güzel köşk, Sahabenin dikkatini çekti. O zaman dediler ki: "Ya Resulallah, bu köşkler kimler içindir?"

  Efendimiz şöyle buyurdu: "O köşkler, dünyada maruz kaldığı musibetlere karşı sabreden, tahammül eden insanlar içindir."

  Manevi çevrenin kirlendiği bu zamanda, bu gerçekler size duyurulmuyor. Bu gerçekler sizin iç dünyanıza intikal ettirilmiyor. Dolayısıyla sizler bunları düşünerek maruz kaldığınız sıkıntı ve musibetlere karşı mukavemet duygunuzu geliştiremiyorsunuz. O zaman küçük bir sıkıntı, basit bir olay sizin dünyanızı karartıyor, üzülüyorsunuz. Elem, keder, ıstırap içerisinde o hadise sizi ezip geçiyor, maddi rahatsızlıklara maruz kalıyorsunuz.

  Bugünün insanları bize sadece ekonomiyi anlatıyorlar, ekonomiye dikkatleri çekiyorlar. Ekonomik açıdan durumun iyiyse iyisin, kötüyse kötüsün. Hayır, ekonomi değildir insanı mesut eden, bahtiyar eden. İnsanı mesut eden, mutlu kılan düşünce yapısı, kafa yapısı, inanç sistemi, hadiseleri değerlendirme tarzıdır.

  Efendimiz (a.s.m.) dünyanın en mesut, en bahtiyar, en mutlu insanıydı. Ama ekonomik açıdan bizim sahip olduğumuz imkanlar onun hayatında yoktu. Hz. Aişe Validemiz, "Günler geçerdi de, bizim bacamızdan duman tütmezdi" diyor. Ne demek bu? Bacadan duman tütmek için evde ateş yakılması lazım. Ateş yakılmak için de yemek pişmesi lazım. Demek Efendimizin (s.a.v) evinde haftayı bulurdu ki, yemek pişmezdi ocağında. Ama en mutlu, en mesut aileydi onlar.

  Birgün Hz. Ali (r.a.) Resulullah'ın evine geldi. Baktı ki, Efendimiz uyuyor, İçeri girince Efendimiz (s.a.v) de kalktı, oturdu. Hz. Ali baktı ki, Efendimizin (s.a.v) uzandığı yerdeki hasırın dokumaları Efendimizin (s.a.v) kaburga kemiklerine iz yapmış. Gözleri yaşardı. "Ya Resulallah," dedi, "Kisralar, Mukavkıslar, şahlar, krallar kuş tüyü yataklarda yatıyorlar. Sen ise hem dünya hem ahiret sultanısın. Böyle hasır üzerinde uyuyorsun."

  Efendimiz (s.a.v) tebessüm etti, dedi ki: "Onların görecekleri işte ondan ibarettir. Bizim önümüzde ebedî bir hayat vardır, ebedî saltanat vardır. O bize yeter."

  Görüyorsunuz ya, biz Müslümanların nazarında bu dünya ebedi değildir. Önümüzde ebedi bir hayat vardır.

  Bizi ise ebedi hayata hazırlayan şey mesut eder. Maddi imkânlar eğer bizim ebedi hayatımızı hazırlamıyorsa, bizim için cazip değildir. Nitekim maddi imkânları çok müsait olan insanları görüyoruz. Onlar da bir başka imtihandalar. İnsanlar fakirlikle imtihan oldukları gibi, zenginlikle de imtihan olurlar. Fakir insan sabreder, imtihanını öyle verir. Zengin insanlar da şımarmayarak imtihanlarını verirler. Ama bakıyoruz ki, imkânlar insanları şımartıyor. Din, iman, ahiret, Cennet, Cehennem gibi konular onların âleminde yer etmiyor. İmkânlarından dolayı şımarmışlar, hergün yeni bir eğlencede, hergün yeni bir zevkte ve iptilada. Ve bir de bakıyorsunuz ki, bir sıkıntıya maruz kaldıkları zaman tepe taklak gidiyorlar. Çünkü dayanma güçleri yok, maneviyatları yok.

  Ekonomi herşeye çare değildir. Ben çocukluğumda çobanlık yaptım ve bundan dolayı da sevinirim. Çünkü Efendimiz (s.a.v) de çobanlık yapmıştır. Çobanlıkta idareciliğe alışmak vardır. Bizim çocukluğumuzda köylerimizde çobanlar koyunlarını dağda otlatırlar, öğleye doğru de sulak bir yere indirirler, orada gölgelerin altında koyunları bırakırlar, öğle istirahâtine çekilirlerdi. Kendileri de yemeklerini yerler, iki-üç çoban bir arada sohbet ederlerdi.

  Yine böyle iki çoban, yemeklerini yiyorlar. Çobanın biri karnını doyurunca uzanmak istiyor. Diğer çoban da kollarını sıvıyor, abdest alacak.

  Yatan çoban "Ne yapıyorsun?" diyor.

  O da, "Ne yapayım. İşte bak, karnımızı doyurduk, abdest alacağım, namaz kılacağım" diyor.

  Öbürüsü "Çok yorulduk, yat" diyor.

  "Hayır," diyor, "ben karnımı doyurdum, hemen yatarsam işte şu hayvanlar gibi olurum. Bak o hayvanlar sabahtan bu saate kadar otladılar, karınlarını doyurdular, geldiler burada yatıyorlar. Ben de şimdi burada karnımı doyurunca yatarsam aynen onlar gibi olurum, aramızda fark olmaz. Şimdi ben abdestimi alacağım, kıbleye doğru yöneleceğim ve diyeceğim ki: Ey Rabbim, bana iş verdin, bu saate kadar çalıştım, bana mide verdin, sıhhat verdin, ekmek de verdin. İşte ekmeğimi de yedim, karnımı da doyurdum. Şimdi Sana, bu nimetlerine, bu ihsan ettiğin lütuflarına karşı şükre ve ibadete sıra geldi. İşte Sana yöneliyorum, ibadetimi yapıyorum böylece. Vicdanen huzur bulmalıyım. Eğer ben bu ibadetimi yapmazsam bu hayvanlar seviyesine düşerim. Halbuki ben insanım."

  İnsanı sadece midesinden ibaret düşünenler, demek insanı sadece hayvan derecesinde telakki ediyorlar. Hayır, insan ekonomik bir hayvan değildir. İnsan, kainattaki Rabbimizin yarattıklarının tümünün sultanıdır. Allah'ın yeryüzündeki halifesidir. Yeryüzünde mevcut olan şeylerin tümü insana hizmet etmektedir. Peki insan kime hizmet etmekte? O da Yaratana hizmet edecek, herşeyi onun hizmetine tashih etmiş olan Allah'a kulluk edecek. Etmezse nankörlük olur. Koyunlardan farksız olur. Manevi kirlenmeye maruz kalan insanlar da bu duruma düştüklerinin farkına bile varmazlar.


Kaynak: İslamı Yaşama Sanatı - Ahmet Şahin , Yeni Asya Yayınları
Hazırlayan: A.Kerim MELLEŞ | www.sumeyyediyari.com

Bu haber 2585 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Ailede İslamı Yaşama Sanatı

  • SÜLEYMANİYE CAMİİ VE MEDENİYET ÖRNEKLERİMİZ
  • MİMAR SİNAN'IN ŞAHSINDA ALLAH RIZASI
  • ÖLÜLER ALEYHİNDE KONUŞMAYINIZ
  • ALEVİ-SÜNNİ MESELESİ
  • DİL YARASI KILIÇ YARASINDAN YAMANDIR
  • ORUÇ TUTMAYANIN HALİ VE FÂSK-I MÜTECAHİR
  • HAYATIMIZI HEDER Mİ EDİYORUZ?
  • ÖLÜMDEN NEDEN KORKARIZ?
  • SAKATLAR SAĞLAM DÜŞÜNMELİ
  • ANA RAHMİ - MEZAR BENZERLİĞİ
  • ZENGİNLİK DE BİR İMTİHANDIR
  • İNSAN HAKLARININ KAYNAĞI İSLAMDIR
  • İLİM SAHİBİ GURURA KAPILIRSA NE OLUR?
  • KENDİNİ BÜYÜK GÖREN KÜÇÜLÜR
  • CUMA NAMAZI İZNİ
  • HERKES KENDİ HAYATINI YAŞAMAMALI
  • ALLAH BİZİM CENNETE GİTMEMİZİ İSTER
  • ALLAH KULUNA ZULMETMEZ
  • EN BÜYÜK ALLAH, BAŞKA BÜYÜK YOK
  • FELAKETLERİN EN BÜYÜĞÜ İMANSIZLIKTIR
  • MÜSLÜMAN AKILLI OLUR
  • HİCRET ASRINDAN GÜNÜMÜZE KOMŞU İLİŞKİLERİ
  • DİNDAR TOPLUM VE YARDIMLAŞMA DUYGUSU
  • GEÇİM SIKINTISI ŞAHSİYETİMİZİ ZEDELEMEMELİ
  • "İYİ Kİ SİZİ DİNLEDİM"
  • KADIN GİYİMİNDE KARGAŞA
  • HAYIRLI AİLE NASIL OLUR?
  • AİLE İÇİNDE DELİ VELİ ROLÜ
  • İSLAMI YAŞAMADA ÇOCUK - EBEVEYN DİYALOĞU
  • BUGÜNÜN TERBİYE SİSTEMİ
  • EN İYİ YATIRIM, İNSANA YATIRIMDIR
  • YARA YAPMADAN TEDAVİ ETMEK
  • HANIMIN KABAHATİ VE İBADETİ
  • TEPKİ MÜSLÜMANI DEĞİL, ETKİ MÜSLÜMANI OLMAK
  • İSLAMA HİZMET İNSANA HİZMETTİR
  • SÖYLEYENE BAKMA, DİNLEYENE BAK
  • TAKDİM
  • Sezai Karakoç'un Kurban Bayramı Konuşması 2 Eylül 201713 Eylül 2017

    GÜZEL SÖZ (RESİMLİ)


    RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu


    Altyapı: MyDesign Haber Sistemi