SÜMEYYE DİYARI

ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

NAMAZ VAKTİ

FACEBOOK SAYFAMIZ

ALLAH KULUNA ZULMETMEZ

ALLAH KULUNA ZULMETMEZ

Tarih 25 Şubat 2014, 15:09 Editör A.Kerim Melleş

-Sabır, mü'minin ilk vasfıdır, fakat o sabır da o belaya maruz kalındığı ilk andadır.- Sonra sonra hikmeti anlaşılır, o tesir azalır, asıl önemlisi, musibete ilk maruz kalındığında sabırlı olmaktır.

   Peygamberimizin (a.s.m.) duaları vardır. Bu dualar, bizlere de örnek dualardır.

  Peygamberimiz (a.s.m.) yaptığı duayla bizlere de diyor ki, siz de böyle dua edin ve Rabbinizden böyle dilekte bulunun.

  Efendimizin (a.s.m.) bir duası şöyle: "Ey Allahım, senden dünyada ve âhirette af ve afiyet diliyorum."

  Bu af ve afiyet dünyada olup da, âhirette olmazsa veya âhirette olup da dünyada olmazsa eksik olur. Yalnız şu var ki, Cenab-ı Hak dünyada kullarının afiyetini zaman zaman alır. O afiyetten, o sıhhatten, o huzurdan zaman zaman mahrum bıraktığı olur. İşte o mahrum bırakma günlerini, biz imanlı bir gözlükle inceler, inançlı bir şuurla tahlil ederiz ve öyle karşılarız. Biz o günleri imtihan günleri olarak kabul ederiz. Bir belaya, tabii afetlere maruz kaldığımız günleri, hastalığımızı bir imtihan olarak kabul ederiz.

  Şayet bir yerde deprem olmuşsa, bir yerde sel felaketi olmuşsa, bir yerde salgın hastalık olmuşsa, Rabbimizden niyazımız, duamız, bu depremden korumasıdır, bu sel afetinden muhafaza etmesidir, bu salgın hastalığı üzerimizden kaldırmasıdır. Bunun için tedbir almak, dikkatli olmak lazım, yapılması lazım gelen şey neyse onları yapmak lazım, fakat bütün bunlara rağmen o musibete imanlı bir gözlükle inanmış insan gözüyle bakarız. Orada bir hikmet, bir rahmet, bir İlahi maslahat ararız. Çünkü Rabbimiz kullarına kesinlikle zulüm etmez.

  Rabbimiz zulüm etmekten münezzeh ve müberradır. Şayet bir yere veya şahsa bir musibet gelmişse, Cenab-ı Haktan kurtarmasını, korumasını isteriz, fakat bu niyazımızın içinde yine de bir hikmet, bir rahmet, bir maslahat olduğunu düşünürüz. Böyle inandığımız için o musibete, o felakete, o belaya karşı dayanıklılığımız kuvvetlenir, onun bizim üzerimizde bıraktığı ezici ve üzücü tesir azalır. Onun için Efendimiz buyuruyor ki, "Sabır, mü'minin ilk vasfıdır, fakat o sabır da o belaya maruz kalındığı ilk andadır." Sonra sonra hikmeti anlaşılır, o tesir azalır, asıl önemlisi, musibete ilk maruz kalındığında sabırlı olmaktır.

  Efendimiz (a.s.m.), "Deveni bağla, sonra tevekkül et" demiştir. Olmaması için, kul planında alınması gereken tedbiri alırız da almaya gayret ederiz de, o tedbiri almayı dinimizin bir gereği biliriz de, fakat buna rağmen o musibete maruz kalırsak, canımız ve malımız kaybolursa, işte o zaman imanımız yetişir imdadımıza. Asıl dikkate vermek istediğimiz husus budur. İman insana işte asıl o anlarda lazım olur. İmanın etkisini ve kurtarıcılığını o zamanda görürsünüz.

  Bir depremde mü'minlerin malları mülkleri mahvolsa, sonra sadece mal mülk mahvolmayıp, canları da gitse, bunun karşısında üzülmemek, müteessir olmamak mümkün değil. Müteessir olmak da iman eksikliğinden meydana geliyor değildir. Çünkü Efendimizin (a.s.m.) oğlu İbrahim vefat ettiğinde kendisi üzülmüş, sessiz gözyaşı dökmüş ve kendisinin o halini görenler de biraz garipseyerek, "Sen de mi ya Resulallah? Sen de mi gözyaşı döküp ağlıyorsun?" demişler. Ve o da buyuruyor ki, "Ey ibrahim, senin ayrılığından biz mahzunuz ve benim onun arkasından gözyaşı dökmem, Allah'ın gönlüme koyduğu merhametin, şefkatin bir gereğidir."

  Peygamberimizin (a.s.m.) merhameti, şefkati, bir yakınının vefatı arkasından gözyaşı döktürüyorsa, bizim de yakınlarımızın vefatı, ölümü bize gözyaşı döktürür, ağlarız, bu bizim imanımızın eksikliğinden değildir, aksine merhametimizin, şefkatimizin, daha doğrusu insan oluşumuzun icabıdır. Burada yasaklanmış olan ifade, sesli olarak bağıra çağıra ağlamaktır. Yoksa gözyaşı dökmek Peygamberimizden (a.s.m.) kalan bir sünnettir ve insanlığın icabıdır. İşte bu gözyaşını dökerken, bir de imanlı gözlükle durumu tahlil ederiz. Tabii afetlerde mü'minin kaybettiği malı-mülkü yok olmuyor, boşa gitmiyor. Ya ne oluyor? İşte onu mü'min âhirette görecek. Bakacak ki, amel defterinde koskoca bir sadaka vermiş, bir evi birilerine hibe etmiş sevabı var, bir sürü koyunu, keçisi hibe etmiş sevabı var. Diyecek ki, "Ya Rabbi, ben hayatımda kimseye bir ev sadaka olarak vermedim. Koyunlarımı ve keçilerimi de sadaka olarak vermedim. Dükkânımı eşyasıyla birlikte kimseye sadaka olarak vermedim."

  O zaman Rabbimiz o kula şöyle diyecek: "Doğrudur, sen kimseye evini, dükkanını, koyunlarını, keçilerini sadaka olarak vermedin. Ancak şu var ki, Ben oraya bir deprem verdim, bir zelzele verdim, bu depremde senin evin giti, senin dükkânın gitti, içindeki malzemesiyle beraber, ahırdaki öküzün, mandan gitti. Bunu ben takdir ettim, Ben verdiğim zelzeleyle senin elinden aldım. Ben ise kuluma hiç zulüm etmem. Senin o kaybettiklerinin tümü senin amel defterine sadaka olarak geçti. Benim adetimdir, verdiğim bela, musibet ve kazalarda kulumun kaybetiği malı mülkü sadaka hesabına geçer. İşte bu sadaka sevabı o depremde, o kazada, o sel felaketinde kaybettiğin malının mülkünün senin karşına sadaka olarak çıkmasıdır."

  Kul, o zaman şöyle bir düşünür, bakar ki, tam ihtiyacı olduğu zamanda eline geçen sevaplardır. Düşünür, düşünür ve der ki: "Ya Rabbi, keşke başka evlerim de olsaydı, onlar da yıkılsaydı, başka dükkanlarım da olsaydı, onlar da yıkılsaydı, daha fazla malım-mülküm olsaydı onlar da kaybolsaydı da, tam ihtiyacım olan bugünde daha çok sevaba ulaşsaydım, daha zengin hale gelseydim" diye, dünyada kaybettiklerinin arkasından sevinç çığlıkları atar, keşke daha çok kaybetseydim diye temenni de bulunur.

  Rabbimiz asla zulmetmez, asla kulunun mağdur olmasını istemez, yeter ki, kul, maruz kaldığı musibetlerin arkasındaki hikmeti görsün, imanlı bir gözlükle baksın. Peki malı mülkü böyle olur, o sadaka sevabı olarak kendisine âhirette geri döner, ya canı? Ölenleri ne olacak, oğlu, hanımı, annesi, babası göçük altında kalmış, onların durumu ne olacak? İşte Rabbimiz o tabii afetlerde vefat eden cana da şehit makamı veriyor. Depremde göçük altında kalan şehittir, selde, denizde boğulan şehittir, yangında dumanda boğulan, ateşte yanan şehittir, trafik kazasında ölen imanlı insan şehittir, hatta doğum sırasında ölen hanım da şehittir.

  Şehitlik makamı öyle sıradan bir makam değildir. Hiç tahsili olmayan, hiç rütbesi olmayan bir insanın birden bire mareşal veya başbakan olması gibidir. Sıradan bir insanın başbakan olması, general olması en üst makama çıkması neyse, bir trafik kazasında, bir depremde, bir yangında, bir selde vefat eden insan, Rabbimizin huzurunda manen şehit makamına yükseliyor. Kul hakkının dışında bütün haklardan kurtuluyor. Ahirette peygamberlere, sıddıklara, velilere komşu oluyor.

  Bizi bu konuda düşündüren Asr-ı Saadette bir olay var. Bir kız vefat eder, annesi de feryadı basar, keşke kızım dirilse gelse diye aşırı bir arzu izhar eder. Efendimiz (a.s.m.) şöyle bir nazar edince, kızının berzah alemindeki haline muttali olur ki, Cennet köşklerinden birinde duruyor. Der ki anneye: "Gel seninle mezarın başına gidelim."

  Efendimiz (a.s.m.) mezarın başında hitap eder:

  "Annen senin dirilip tekrar bu dünyaya dönmeni istiyor. Tekrar dünyaya gelmek ister misin?" Mezardan bir ses gelir:

  "Ya Resulallah, anneme söyle, benim buradaki rahatımı bozmasın, burası bam başka bir âlem. Burası öyle bir yer ki, ben rüyalarımda dahi böyle güzel yer görmedim. Müsaade etsinler de, ben bu bam başka âlemdeki huzurlu, zevkli, neşeli hayatımı yaşayayım. Beni o sıkıntılı, münakaşalı, yokluklu dünyaya döndürmesinler."

  Anne bu sesi duyduktan sonra, sakinleşir, huzur bulur, keşke kızım dirilse de bu dünyaya dönse temennilerinden vazgeçer.

  Habib Neccar'ın vefatından sonra arkasından ağlayanlar olur. O da âhiretten arkasından ağlayanlara bakar ve der ki, "Cenab-ı Hak bana bu berzah âleminde ne mükâfatlar verdiğini bilseydiniz, böyle ağlamazdınız, fakat bilmediğimiz için ağlıyorsunuz."

  Çünkü öyle bir yere gitmiş ki, vardığı yer, gittiği yerden çok daha üstün ve güzeldir. İşte Rabbimiz kullarına verdiği bela, musibet, tabii afetler sonucunda aldığı malına sadaka sevabı veriyor, aldığı canını da şehitlikle taltif ediyor, şehit makamına çıkarıyor.

  Şurada bir soru akla gelebilir. Neden Rabbimiz aldığı mala sadaka, cana da şehitlik makamı veriyor?

  Rabbimiz kulunu Cennetine koymayı istiyor, kulunun Cennette olmasını istiyor, kulunun Cennetlik amel işlemesini istiyor, Cehenneme gitmesinden kul nasıl üzgün ise, Rabbimiz de öyle üzgün ve kulunun Cehenneme gitmesini istemiyor, sevmiyor.

  Bu nereden belli? Kul bir hata işlerse, ona bir günah yazıyor. Ama bir iyilik yaparsa ona on sevap veriyor. Neden böyle? Halbuki nasıl bir kötülük yapınca bir günah yazılıyorsa, bir iyilik işleyince onun da bir sevap olarak yazılması gerekiyor. Adalet onu gerektiriyor, ama Rabbimiz kulunun Cennete gitmesini istediğinden kanunu böyle koymuş. Mesela bir kötülük yapmaya niyet etse, fakat o kötülüğü yapmadıkça ona günah yazmıyor. Ama bir iyilik yapmaya niyet etse, fakat onu yapmaya muvaffak olamazsa, o niyetinin sevabını veriyor Rabbimiz.

  Şimdi bizler bu bela ve musibetlere maruz kalmamışsak da, biz Müslüman olduğumuz için fikren onları düşünür, onların elemine, üzüntüsüne ortak oluruz. Bu meseleleri kendi meselemiz gibi düşünürüz. Biz Müslümanlar, imanı olmayan insanlar gibi egoist insanlar değiliz, sadece kendi menfaatini düşünen bencil insanlar değiliz. İmanlı insan odur ki, kardeşlerinin başına gelen musibeti, kendi nefsindeymiş gibi hisseder. Kendi duygularında o üzüntüye, eleme iştirak eder, hissedar olur. Onu kendi aleminde düşünür, imanlı gözlükle bakar olaya.

  Efendimiz (a.s.m.) Hazretleri mü'mini tarif ederken buyuruyor ki, "Müslümanların derdiyle dertlenmeyen bizden değildir." Nasıl ki, vücudunun bir yerinde bir arıza çıktığı zaman, bütün vücut o arızanın üzüntüsüne iştirak ederse, ülkedeki Müslümanların tümü de bir vücut gibidir, neresinde bir arıza olursa diğer Müslümanların tümü de aynen o arızayı iman kuvveti nisbetinde hisseder.

  Bu yalnız sıradan vatandaşların meselesi değildir. Yönetici ve idarecileriyle birlikte bütün Müslümanlar böyledir. Geçmişteki idarecilere baktığımız zaman, ülkede vaki olan sıkıntı, üzüntü ayniyle yöneticinin kendi hanesinde duyulmuştur, yaşanmışır. Zaten İslamın idare anlayışı, halkın hayatını yaşama mecburiyetiyle ilgilidir.

  Ülkeyi iki sınıf insan yönetir. Bir politikacılar, bir de o politikacılara yön veren, fikir veren aydınlar, alimlerdir. Bugün de öyledir. Politikacılar ülkeyi yönetiyor, ama o politikacıları yönlendiren aydınlardır. Efendimiz buna "el-umera ve'1-ulema" diyor. Bir ülkenin kurtuluşu umera ile ulemanın kurtuluşuna bağlıdır. Eğer onlar salih insanlarsa insanlar da selahate erişirler. Eğer onlar fesada gitmişlerse, ülkeyi de fesada götürürler.

  Ömer bin Abdülaziz bir yöneticidir. Kendi zamanının aydınlarından biri de, Fudeyl bin İyaz'dır. Ömer bin Abdülaziz halife seçildikten sonra zamanının aydınına müracaat ediyor. Diyor ki: "İstemediğim halde, bu hilafet müessesesinin mesuliyetini bana yüklediler. Ben halife oldum. Nasıl bir yönetim anlayışı içerisinde olayım ki, burada halifeyken ahirette kapıcı dahi olamaz hale düşmeyeyim?"

  Fudeyl bin İyaz halife Ömer bir Abdülaziz'e diyor ki: "Ey mü'minlerin emiri! Eğer bulunduğun makamın hakkını tam yerine getirmek istiyorsan, şöyle düşün. Bu ülke senin hanen, bu ülkenin halkı hanenin halkı, bu ülkenin yaşlısı senin annen ve baban, gençleri de oğlun ve kızındır. Böyle bileceksin. Yönetimde böyle düşüneceksin. Böyle düşünürsen sen annene-babana neyi layık görürsen, ülkenin yaşlılarına da onu layık görürsün. Oğluna kızına neyi münasip görürsen ülkenin gençlerine de onu münasip görürsün. Bir hane halkı içerisinde hane reisi hane halkından ayrı yaşayamaz. Madem ki sen ülkeyi hanen kabul edip, ülke halkını da hanenin fertleri kabul ediyorsun, o halde hane reisi hane halkından ayrı yaşayamadığı gibi sen de halkından ayrı yaşayamazsın. Halkının yaşadığı hayatı yaşayacaksın."

  Ömer bin Abdülaziz, bunu dinledikten sonra ülke halkından ayn yaşamamaya gayret eder. Bu anlayış içerisinde iken bir gün Iraklı bir kadın halifenin hanesine gelir. Maksadı da halifeden yardım talep etmektir. Fakat bakar ki, halifenin evi çevredeki halkın evi gibi kerpiç bir ev, evdeki döşemeler de halkın evi gibi, mütevazi bir halk evi. Bunu biraz garipser ve halifenin hanımı Fatıma'ya der ki:

  "Sen sultan hanımı değil misin, nedir bu evindeki vaziyet? Senin evin ile çevredeki evler arasında hiçbir fark yok. Halbuki senin evin bir saray olmalı." Sultan Fatıma'nın cevabı şu olur: "Evet dediğin doğru ama, o bizim gibi düşünmeyenler içindir. Ülkesini hanesi, ülke halkını da hane halkı kabul etmeyenler içindir. Biz bu işe başlarken İslâm alimi Fudeyl bin İyaz'dan İslâmi anlayışı telkin aldık, biz bu ülkeyi hanemiz, halkı da hane halkımız biliyoruz. Hanemizin halkı kuru ekmek yerse, biz de onu yiyeceğiz, hanemizin halkı yamalı elbise giyerse biz de onu giyeceğiz, hanemiz halkı kerpiç evde oturursa biz de kerpiç evde yaşayacağız. Biz halkımızdan ayrı yaşayamayız" der.

  Evet, Anayasaya "Kederde, tasada, kıvançta biriz" diye yazmışız. Yazmışız da, acaba yöneticilerimiz, bürokratlarımız, halkın hayatım yaşıyorlar, halkın kederiyle, tasasıyla bir oluyorlar mı? Ülkeyi kendi haneleri, ülke halkını da hane halkı olarak görüyorlar mı? Yoksa bu anlayış yalnız İslâm düşüncesinde mi örneğini bulmakta?


Kaynak: İslamı Yaşama Sanatı - Ahmet Şahin , Yeni Asya Yayınları
Hazırlayan: A.Kerim MELLEŞ | www.sumeyyediyari.com

Bu haber 1264 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Ailede İslamı Yaşama Sanatı

  • SÜLEYMANİYE CAMİİ VE MEDENİYET ÖRNEKLERİMİZ
  • MİMAR SİNAN'IN ŞAHSINDA ALLAH RIZASI
  • ÖLÜLER ALEYHİNDE KONUŞMAYINIZ
  • ALEVİ-SÜNNİ MESELESİ
  • DİL YARASI KILIÇ YARASINDAN YAMANDIR
  • ORUÇ TUTMAYANIN HALİ VE FÂSK-I MÜTECAHİR
  • HAYATIMIZI HEDER Mİ EDİYORUZ?
  • ÖLÜMDEN NEDEN KORKARIZ?
  • SAKATLAR SAĞLAM DÜŞÜNMELİ
  • ANA RAHMİ - MEZAR BENZERLİĞİ
  • ZENGİNLİK DE BİR İMTİHANDIR
  • MANEVİ ÇEVRE KİRLENMESİ VE İNSAN
  • İNSAN HAKLARININ KAYNAĞI İSLAMDIR
  • İLİM SAHİBİ GURURA KAPILIRSA NE OLUR?
  • KENDİNİ BÜYÜK GÖREN KÜÇÜLÜR
  • CUMA NAMAZI İZNİ
  • HERKES KENDİ HAYATINI YAŞAMAMALI
  • ALLAH BİZİM CENNETE GİTMEMİZİ İSTER
  • EN BÜYÜK ALLAH, BAŞKA BÜYÜK YOK
  • FELAKETLERİN EN BÜYÜĞÜ İMANSIZLIKTIR
  • MÜSLÜMAN AKILLI OLUR
  • HİCRET ASRINDAN GÜNÜMÜZE KOMŞU İLİŞKİLERİ
  • DİNDAR TOPLUM VE YARDIMLAŞMA DUYGUSU
  • GEÇİM SIKINTISI ŞAHSİYETİMİZİ ZEDELEMEMELİ
  • "İYİ Kİ SİZİ DİNLEDİM"
  • KADIN GİYİMİNDE KARGAŞA
  • HAYIRLI AİLE NASIL OLUR?
  • AİLE İÇİNDE DELİ VELİ ROLÜ
  • İSLAMI YAŞAMADA ÇOCUK - EBEVEYN DİYALOĞU
  • BUGÜNÜN TERBİYE SİSTEMİ
  • EN İYİ YATIRIM, İNSANA YATIRIMDIR
  • YARA YAPMADAN TEDAVİ ETMEK
  • HANIMIN KABAHATİ VE İBADETİ
  • TEPKİ MÜSLÜMANI DEĞİL, ETKİ MÜSLÜMANI OLMAK
  • İSLAMA HİZMET İNSANA HİZMETTİR
  • SÖYLEYENE BAKMA, DİNLEYENE BAK
  • TAKDİM
  • Anneannemin Derin Hocaları13 Aralık 2014

    GÜZEL SÖZ (RESİMLİ)


    RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu


    Altyapı: MyDesign Haber Sistemi