SÜMEYYE DİYARI

ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

NAMAZ VAKTİ

FACEBOOK SAYFAMIZ

DİNDAR TOPLUM VE YARDIMLAŞMA DUYGUSU

DİNDAR TOPLUM VE YARDIMLAŞMA DUYGUSU

Tarih 11 Ekim 2013, 12:31 Editör A.Kerim Melleş

Dindarlaştırın şu milleti. Dindarlaşınca cebindeki parasını senin zorun olmadan çıkarıp veriyor. İmkânı müsait olanlar, hesabını kitabını yapıp, "Aman şu zekâtımdan kurtulayım" diyor. Hem de zekâtını verirken, minnettarlık da taşımak istemiyor. "Allah razı olsun alanlardan, almasalar zekât borcuyla kalırız. Fakirin hakkı üzerimizde kalır" diyor.

  Dinin emirlerine baktığımız zaman toplumu kuvvetlendirdiğini, kardeşliği geliştirdiğini ve toplumun kültür seviyesini yükselttiğini görüyoruz. Adeta minare başındakilerle kuyu dibindekiler aynı vasatta buluşuyorlar. Toplumdan dini duyguyu aldığımız zaman minare başındakiler orada kendi yaşayışlarını yaşar, kuyu dibindekiler de kendi sefaletiyle baş başa kalırlar. Yukarıdakiler aşağıya yardım duygusu taşımazlar.

  Mesela millî ve resmî bayramlarımız vardır, ki bu bayramları ihdas eden kullardır. Kullar bu bayramlarda bir kaide koyamıyorlar. Herkes filan bayramda malının kırkta birini ihtiyaç sahibi kardeşlerine verecek diyemiyorlar. Mesela Cumhuriyet Bayramında herkes kurban kesecek diyemiyorlar. Deseler de zaten kim dinler ki? Kul isteği.

  Ama dinî bayramlardaki mükellefiyetler öyle değil. Bakıyoruz, çok kimse hemen cebinden parayı çıkarıyor, "Hocam," diyor, "şunu münasip kimselere ver, ben yardıma muhtaç kimseleri tanımıyorum." Hem bu parayı verirken de kimseye göstermemeye, riya olmamasına gayret ediyor. Ben düşünüyorum, başka vesileyle bu adamın elinden parayı almak istesen, tabancayı dayasan, "Ya canını, ya malını" desen, o zaman bile bu parayı zor alırsın. O da tabancayla mukabele eder, canını tehlikeye atma riskini göze alır, o parayı vermez.

  Ama şimdi bakıyorum, ne murakıp var, ne müfettiş var, ne de bir yerden bir zorlayıcı var. Kendi isteğiyle getiriyor parasını veriyor, hem de ezile büzüle. Şu hali görünce insan diyor ki: "Ya Rabbi, İslâm ne kadar güzel. Sadece âhirette bize Cenneti kazandırmakla kalmıyor, dünyada da Cenneti kazandırıyor."

  Öbür tarafta İslâmdan uzaklaşmış insanlar, kalaşnikofu çekiyor, kuyumcuya giriyor, "Ya vereceksin servetini, ya da öldüreceğim seni" diyor. Müslümana bakıyorsunuz, öyle bir tehdit, öyle bir tehlike yok. Fakat öyle bir iman var ki, "Benim servetimin kırkta biri ihtiyaç sahibi kardeşlerimin hakkıdır" diyor, hiç kimseye göstermeden, hesabını kendi yapıyor, ondan sonra çıkarıyor, tanıyorsa bizzat kendisi veriyor, tanımıyorsa itimat ettiği birisine, "Şunu al, senin bildiğin ihtiyaç yerlerine ver" diyor, kemal-i rıza ile malının zekâtını veriyor.

  Şimdi idareciler, politikacılar, aydınlar bu meselelere üvey evlada bakar gibi bakmasalar; konuşmalarında dini duygulara ağırlık verseler, aydınlanınız olaylara sol gözle bakmasalar, medyamız dini meseleleri çarpıtmasa, halkın duygularını kuvvetlendirse nasıl bir toplum meydana gelir? Bir de bakarsınız ki, bir Ramazan'da sıkıntılı bir hayat yaşayan aşağı tabadaki insanların seviyesi birden bire yükselivermiş. Yukarıdakiler biraz aşağı inince, aşağıdakiler de yukarıya çıkmış oluyorlar. Şimdi ne oldu? Toplum barışı oldu, kardeşlik oldu, sıkıntı, sefalet içinde yaşayanların durumu iyileşti.

  Dindarlaştırın şu milleti. Dindarlaşınca cebindeki parasını senin zorun olmadan çıkarıp veriyor. İmkânı müsait olanlar, hesabını kitabını yapıp, "Aman şu zekâtımdan kurtulayım" diyor. Hem de zekâtını verirken, minnettarlık da taşımak istemiyor. "Allah razı olsun alanlardan, almasalar zekât borcuyla kalırız. Fakirin hakkı üzerimizde kalır" diyor.

  Bakın İslâm toplumda ne kadar örnek insanlar yetiştiriyor? İslâmın bu güzel prensiplerini asr-ı saadetten birkaç misalle biraz daha canlandıralım.

  Efendimiz (a.s..m.) zenginlerden zekât toplamak üzere zekât memurları vazifelendiriyordu. Onlar gidiyorlar, çöle açılıyor, koyun, sığır, deve sürüsü olanlardan zekât toplayıp getiriyorlardı. Ayrıca bu sürü sahiplerinin paraları varsa, onların da zekâtım alıyorlardı. Ama zekât memurları adama gidince, "Geldik, kaç davarın var bakayım, sayacağım" demiyorlardı. Öyle ısrara, icbara, ihtiyaç kalmıyordu. Sadece gidiyor, "Selamün aleyküm, ben Resulullah'ın görevlendirdiği zekât memuruyum. Durumu müsait olanlardan zekâtlarını toplamak üzere dolaşıyorum."

  Bu yetiyordu. Bir de bakıyorsunuz ki, adam koyunu varsa koyununu çıkartmış, altını varsa altınını çıkartmış, "Buyur," diyordu. Hiç tereddüt yok, sevinçle, iftiharla, kendi arzusuyla, ibadet duygusuyla veriyordu.

  İşte bu zekât memurlarından birisi de Ensardan Ubey ibni Kâb'dı. Bu sahabe bir hatırasını kendisi aynen şöyle anlatıyor:

  Çöle vardım, bir sığır sürüsü gördüm, sahibine dedim ki: "Ben Resulullah'ın (a.s.m.) görevlendirdiği zekât memuruyum, zekâtları topluyorum."

  Onun üzerine mal sahibi dedi ki:

  "İşte benim sığır sürüm. Gir oraya, beğendiğin inekten hangisini istiyorsan al."

  Ben de gittim, oradan ne en iyisi, ne en kötüsü, orta görünüşte bir inek aldım. Sürüden dışarı çıkardım. Sürü sahibi geldi, dedi ki:

  "Bu ne?"

  Dedim ki:

  "Senin vermen gereken zekât."

  Birden durakladı, dedi ki:

  "Haşa, ben Resulullah'a (a.s.m.) bu orta seviyede ineği gönderebilir miyim? O benim için ne büyük vefasızlık, ne büyük anlayışsızlık."

  Dedim ki:

  "Sen bu ineği vereceksin. Efendimiz (a.s.m.), 'Ne en iyisini, ne de en kötüsünü, orta hallisini al' dedi."

  "Hayır hayır, ben Resulullah'a (a.s.m.) orta seviyede bir inek göndermekten haya ederim. O ineği bırak, git, en iyisi hangisiyse onu seç getir. Resulullah'a (a.s.m.) layık olan en iyisidir."

  Ben ısrar ettim, "Resulullah (a.s.m.) orta seviyedekini al" dedi diye, o da ısrar etti, "Hayır, en iyisini al." Anlaşamayınca, o da iyi bir inek aldı, beraberce Medine'ye geldik, Resulullah'ın (a.s.m;) huzuruna girdik.

  Ben dedim: "Ya Resulallah, işte zekât topladığım insanlardan birisi de bu. Sizin tarifiniz üzere, ben orta halli bir inek aldım. Fakat bu kardeşimiz en iyisini vermek istedi, razı olmadı. Buraya onun için beraber geldik."

  Efendimiz tebessüm etti ve buyurdu ki:

  "Sen orta hallisini almakla onun borcu olanı almış oluyorsun. O da en iyisini vermekle, fazilet göstermiş oluyor. Madem o daha iyisini vermek istiyor. Sen iyisini al, hazineye iyi olanı gitsin."

  İşte burada imanı görüyoruz. İmanlı insân zekât vermekte zorlanmıyor, bilakis takdir edilen zekâtı kafi bulmuyor, en iyisini vermeye çalışıyor. İnsanları böyle olgunlaştırırsanız, o zaman zekâtı vermekte değil de, en iyisini vermezse zorlanır.

  Ama imanda zayıflık olursa, medyayı, televizyonu o iman sahiplerinin imanını tahrip yönünde kullanırsanız, dine karşı bir vaziyet alırsanız, o zaman toplumdaki imanî atmosfer düşer, kimileri zekâtını verirken zorlanır, kimileri de hiç vermez. Ondan sonra toplumda zengin-fakir mücadelesini başlatmış olursunuz. Bu durumdan şikâyete hakkınız da olmaz. Çünkü toplumun imanını kuvvetlendiren atmosferi siz yok ediyorsunuz. Müsaade edin, televizyonunuzla, basınınızla, siyasi demeçlerinizle toplumun imanını kuvvetlendirin, göreceksiniz, zekâtı vermekte zorlanmak değil, verdiği zekâtı kafi bulmayacaktır. Kırkta bire, yüzde iki buçuğa değil, yüzde yirmi beşe çıkacaklardır.

  Ve nitekim bu şekilde çok kimseye rastladım. Bir ticaret sahibine, "Zekât konusu ne safhada?" deyince tebessüm etti, elini bir havada salladı, "Hocam sen ne diyorsun?" dedi, "Yüzde iki buçuk ne ki, biz yüzde yirmi beşlerde gidiyoruz. Allah'a şükürler olsun."

  Evet öyle zenginler var ve görüyoruz. Bir misal daha arzedeyim.

  Birgün Efendimiz (a.s.m.) mescidde otururken, Cebrail (a.s.) vahiy getiriyor. Âyet-i kerime şu: "İmanda kemale ermek istiyorsanız, Allah için malınızın en iyisini, en sevdiğinizi verin."

  Efendimiz bu âyet-i kerimeyi okuyunca ashabdan Ebu Talha ayağa kalkıyor: "Ya Resulallah, bu âyet-i kerimenin verdiği mesaja ben hemen şimdi uyuyorum. Benim malımın içerisinde en çok sevdiğim şey, Medine hurmalıklarının yanındaki, içinde 600 tane hurma ağacı bulunan bahçemdir. Madem ki, imanda kemale eren insanlar mallarının en iyisini verirmiş, ben de şu andan itibaren o bahçemi size bağışlıyorum. Medine fukaralarının ihtiyacını karşılasın o bahçem. Ben şimdi gidiyorum. Bahçemin içindeki eşyalarımı toplayıp çıkacağım" der ve hemen mescidden dışarı çıkar.

  Ebu Talha bahçeye gider, ama bahçenin duvarına varınca orada duraklar, içeri atlayamaz. Çünkü, bahçe artık başkasınındır. Resulullah'a (a.s.m.) vakfetmiştir. Duvarın dışında beklerken, içeriden hanımı görür.

  "Yâ Ebâ Talha, gelsen ya, niye dışarıda bekliyorsun?"der. ,

  Ebu Talha dışarıdan cevap verir:

  "Ben içeri giremem, sen eşyaları topla da dışarı çık."

  "Niye dışarı çıkayım, yâ Ebâ Talha, bu bahçe bizim değil mi?"

  "Hayır, artık bu bahçe bizim değil." "Neden yâ Ebâ Talha?"

  "Çünkü bu sabah bir âyet-i kerime geldi. Ben de âyet-i kerimeye uyarak bu bahçeyi Medine fakirlerinin ihtiyaçlarını karşılaması için Resulullah'a vakfettim. Artık bu bahçe Medine fakirlerinindir. Dolayısıyla eşyaları topla ve dışan çık."

  Hanımın tepkisi "Niçin yaptın bunu?" diye feryat olmuyor. Çünkü o 20. asır hanımı değil ki, asr-ı saadet hanımı. Eşyasını topluyor, bahçeden dışarıya çıkıyor. İlk suali şu oluyor:

  "Yâ Ebâ Talha, bahçeyi bağışlarken kendi adına mı bağışladın, yoksa ikimiz adına mı?"

  "Hayır," diyor, "ikimiz adına bağışladım."

  "Allah senden razı olsun, yâ Ebâ Talha," diyor. "Ben her sabah evden çıkıp, bu bahçeye doğru gelirken, çevremdeki fakirleri görüyordum, onların çocuklarının ağzına bir tane hurma düşmüyor. Hurmaları yok, onları gördükçe içim parçalanıyordu. Ve içimden geçiyordu ki, bu bahçeyi fakirlere vakfedelim. Ama senden çekiniyordum. Demek benim kalbimden geçeni sen de okumuşsun ki, gelen âyet üzerine bahçeyi Medine fakirlerine vakfetmişsin. Allah hayrımızı kabul etsin" diyor ve eşyalarını alarak evlerine dönüyorlar. Mesut olarak, huzurlu olarak, memnun olarak dönüyorlar. Çünkü imanlarının icabını yapmışlardır.

  Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği gibi, "İman insanı insan eder, belki insanı sultan eder."

  Toplumun imanını kuvvetlendirirseniz, fertleri dindarlaştınrsanız aynı şeyi bugün de görürsünüz. Asr-ı saadete baktığımızda görüyoruz ki, teknik gelişmemiş, insanların en süratli vasıtası deve. Zekât memurları yürüyerek zekât topluyorlar. Bir de bugüne bakıyoruz, teknik çok gelişmiş, kuşlar gibi havada uçuyor, rüzgar gibi karada esiyor, balıklar gibi denizde yüzüyoruz, ama kapılarımıza kilit dayandıramıyoruz, çeşit çeşit kilit imal ediyoruz ve servetimizi kilitle ancak muhafaza ediyoruz. Teknik geliştikçe malımızı, canımızı, namusumuzu muhafaza etmenin çarelerini arıyoruz.

  İnsan manen fakirleştirilirse, her insan bir başkasından korkar hale gelir. Ama ona iman duygusu verseniz, kalbine, gönlüne Allah korkusu, Peygamber sevgisi, âhiret inancı verseniz, ne olur? O zaman bir insan bir başkasına karşı kendini koruma ihtiyacı duymaz. Onu korkutmak için hakimi, polisi, hapishaneyi hatırlatmaya da gerek yoktur. Hakim de, polis de, hapishane de onun kalbinde, vicdanında olur.

  Karakollar meydanlarda mı olsa iyi, yoksa kalbimizde, vicdanımızda mı olsa iyi?

Kaynak: İslamı Yaşama Sanatı - Ahmet Şahin , Yeni Asya Yayınları
Hazırlayan: A.Kerim MELLEŞ | www.sumeyyediyari.com

Bu haber 1804 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Ailede İslamı Yaşama Sanatı

  • SÜLEYMANİYE CAMİİ VE MEDENİYET ÖRNEKLERİMİZ
  • MİMAR SİNAN'IN ŞAHSINDA ALLAH RIZASI
  • ÖLÜLER ALEYHİNDE KONUŞMAYINIZ
  • ALEVİ-SÜNNİ MESELESİ
  • DİL YARASI KILIÇ YARASINDAN YAMANDIR
  • ORUÇ TUTMAYANIN HALİ VE FÂSK-I MÜTECAHİR
  • HAYATIMIZI HEDER Mİ EDİYORUZ?
  • ÖLÜMDEN NEDEN KORKARIZ?
  • SAKATLAR SAĞLAM DÜŞÜNMELİ
  • ANA RAHMİ - MEZAR BENZERLİĞİ
  • ZENGİNLİK DE BİR İMTİHANDIR
  • MANEVİ ÇEVRE KİRLENMESİ VE İNSAN
  • İNSAN HAKLARININ KAYNAĞI İSLAMDIR
  • İLİM SAHİBİ GURURA KAPILIRSA NE OLUR?
  • KENDİNİ BÜYÜK GÖREN KÜÇÜLÜR
  • CUMA NAMAZI İZNİ
  • HERKES KENDİ HAYATINI YAŞAMAMALI
  • ALLAH BİZİM CENNETE GİTMEMİZİ İSTER
  • ALLAH KULUNA ZULMETMEZ
  • EN BÜYÜK ALLAH, BAŞKA BÜYÜK YOK
  • FELAKETLERİN EN BÜYÜĞÜ İMANSIZLIKTIR
  • MÜSLÜMAN AKILLI OLUR
  • HİCRET ASRINDAN GÜNÜMÜZE KOMŞU İLİŞKİLERİ
  • GEÇİM SIKINTISI ŞAHSİYETİMİZİ ZEDELEMEMELİ
  • "İYİ Kİ SİZİ DİNLEDİM"
  • KADIN GİYİMİNDE KARGAŞA
  • HAYIRLI AİLE NASIL OLUR?
  • AİLE İÇİNDE DELİ VELİ ROLÜ
  • İSLAMI YAŞAMADA ÇOCUK - EBEVEYN DİYALOĞU
  • BUGÜNÜN TERBİYE SİSTEMİ
  • EN İYİ YATIRIM, İNSANA YATIRIMDIR
  • YARA YAPMADAN TEDAVİ ETMEK
  • HANIMIN KABAHATİ VE İBADETİ
  • TEPKİ MÜSLÜMANI DEĞİL, ETKİ MÜSLÜMANI OLMAK
  • İSLAMA HİZMET İNSANA HİZMETTİR
  • SÖYLEYENE BAKMA, DİNLEYENE BAK
  • TAKDİM
  • Sezai Karakoç'un Kurban Bayramı Konuşması 2 Eylül 201713 Eylül 2017

    GÜZEL SÖZ (RESİMLİ)


    RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu


    Altyapı: MyDesign Haber Sistemi