SÜMEYYE DİYARI

ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

NAMAZ VAKTİ

FACEBOOK SAYFAMIZ

Nüfus Planlamasının Dayanakları

Nüfus Planlamasının Dayanakları

Tarih 23 Ağustos 2012, 10:42 Editör A.Kerim Melleş

Bize ne oluyor da kafirlerin sapık mantık sistemleri sonucu sarılmak zorunda kaldıkları yanlış reçetelere sarılacak kadar kendimizi kaybediyor ve aklımızı uçuruyorduk

   Dünya nüfusu süratle artıyor, buna karşın üretim aynı oranda artırılamıyor. İnsanlar hergün biraz daha yoksullaşıyor aç ve çıplak kalıyor, İşte bütün bunlar modernistlerin iddiaları...

   Hakikaten de öyle, dünya nüfusu büyük bir hızla artıyor. Ama bu artışın acaba insanların yoksullaşmasında, aç ve çıplak kalmasında herhangi bir fonksiyonu var mı? Şu andaki açlık ve yoksulluk olaylarının sorumlusu bu süratli artış mı?

   Önce Türkiye için düşünelim. Anadolu'ya şöyle alel usûl bir göz attığımızda bomboş arazilerin alabildiğince uzandığını görürüz. Bu arazilerin bir çoğu susuzluk veya verimsizlik gibi giderilmesi mümkün olan basit sebeplerden dolayı boş kalmıştır.

   Bugünkü Türkiyemizin nüfusu elli milyonu aşmıştır. Uzmanların ifadesine göre sadece boş tarlalarımız tarıma müsait hale getirilerek ekilse Türkiye bugünkü nüfusunun bir katını daha rahatlıkla besleyebilir.

   Çeşitli barajların kurulması, arazinin sulaklaştırılması ve ürünün değerlendirilmesi sonucu bu artış tabii olarak gerçekleşecektir. Ve nornal nüfus artışımızla hiçbir şekilde dışarıya bağlı olmadan en azından bir asır daha rahatlıkla kendimize yetebileceğiz. Tabi teknolojik gelişmeler yepyeni kolaylıkların müjdeleriyle gelmezse.

   İçinde bulunduğumuz devletin mazisi henüz altmış yıl öncesine dayanıyor. Basit birkaç hamleyle birkaç yüzyıllık geçimimizi garantiye almak mümkünken gelecek nesle peşinen yok ederek çözüme gitmeye çalışmak ne büyük bir gaflet!..

   Mühim bir mesele de şu an elimizde bulunan ürünleri değerlendiremeyişimizdir.

   Nüfus artışının oluşturacağı iddia edilen açlığın korkusu ta bugünden kalplere salınmak istenirken, çalışarak elde ettiğimiz ürünler, birçok yiyecekler heba edilmekte, birtakım ekonomik hesaplar uğruna suistimale uğramaktadır.

  Her zaman gazetelerdeki haberlerde yurdun çeşitli yörelerinde denize dökülen kamyonlarca çay, tütün, tonlarca meyve sebze ve daha niceleri gözerimize ilişir.

   Bütün bunlar ürün bolluğundan dolayı fiatların düşmemesi içindir. Fiatlar düşerse ne olur? Halk biraz daha serbest ve bol alışveriş yapar. Bir kilo yiyebileceği meyveden üç-dört kilo yiyebilir.

   Fakat o zaman milletin omuzuna kene gibi yapışıp onların kanlarını rahatlıkla emmeye çalışan milli emperyalistlerimiz ceplerini daha fazla zahmetle doldurmak zorunda kalacaklardır. Aynı kârı edebilmek için bir kamyon yerine beş kamyon mal satmak zorunda kalacaklardır.

   Tüm bu suistimallere engel olması gereken kurum ise göz yummakta hatta önayak olmaktadır.

   Bu durumda meseleyi özüne inerek çözümlemek gerekirken, basın tam aksine yaygarayı koparır. Nüfus planlaması, çocuk planlaması diye...

   Sanki her şeyin müsebbibi açgözlü emperyalistler değil de bir karış sabilermişçesine.

   Dünyanın en fakir bölgesi neresidir denince en küçük çocuklarımız bile atılarak söylerler: AFRiKA!... Hakikaten de Afrika insanı, açlığını her gün duymaya alıştığımız, çıplak, etsiz ve kansız iskeleti gözlerimizin önünden hiç ayrılmayan bir olgudur.

   Bu açlık, doğum kontrolü havarilerinin ısrarla ileri sürüp propagandalarına alet ettikleri bir kozdur.

   "İşte, şimdiden insanlar aç ve çıplak kalmaya başlamışlardır. Ya yarın biz de onlar gibi aç ve çıplak kalırsak!..."

   Bu açlığın devamlı gündeme getirilmesine rağmen kimse, Afrika'nın dünyanın tarım bakımından en verimli, tabi zenginlikler bakımından en zengin kıtalarından biri olduğunu hatırlamaz.

   Bu geniş imkanlarla birlikte Afrika nüfusu toprak yüzölçümüne oranla dünya ortalamalarının çok çok altındadır.

   Görüldüğü gibi önümüze koca bir tezat seriliyor. Geniş imkânlar silsilesi, az bir nüfus ve açlık!... Ardından her tarafı kaplayan nüfus planlaması yaygaraları. Bilmem o açlıkla bu reçete arasına bir bağ kurabiliyor musunuz?

   İmam-Hatip sıralarında bir felsefe dersindeydik. Teaddüdü zevcat konusunun tartışılmasından sonra nüfus planlaması konusuna girmiştik.

   Demokratik ve şirin gözükmeye çalışan hocamız, sırasıyla talebelere söz hakkı veriyor konuşmaların sonunda kendi yorumunu getirerek İslâmi prensipleri alt etmeye çalışıyordu. Konuşmaların epeyce alevlendiği sırada ağzı laf yapan bir arkadaşımız kalkarak nüfus planlamasının gerekirliğini Afrika insanının haliyle ispatlamak istemişti. O güne kadar sonsuz bir inançla, fikri düşüncelerinin sağlamlığına inandığım arkadaşlarımın kafasına emperyalistlerin fikirlerini nasıl sinsice soktuklarını görerek üzülmüştüm. Sonra dayanamayarak ayağa kalktım ve konuşmaya başladım.

   O zamanlar henüz taze olan tarih ve coğrafya bilgimle Afrika'nın uçsuz bucaksız topraklarını, sınırsız zenginliklerini ve üretimin çok altındaki tüketimi anlattığımda herkes hayretler içinde kaldı. Ardından, batılıların yağmasını, vahşi saldırılarını ve asırlarca süren köle avcılıklarını anlatmıştım. Sömürge savaşında da bu toprakların batılı sömürgecilerin nasıl iştahlarını kabarttığını, sömürgeleri paylaşmak için nasıl birbirleriyle boğuştuklarım, çıkarken de ne kadar direndikleri de işin cabasıydı. Hala da dünyadaki belirli maddelerin üretim miktarlarını gösteren istatistiklere baktığımızda Afrikanın ismini çoğu kez başlarda görmek mümkün olabiliyordu. Bu büyük üretime rağmen nasıl olur da bu gariban insanlar aç kalabilirlerdi. Şüphesiz bu işte bir bit yeniği vardı. Bu bit yeniği de hiç şüphesiz bildiğimiz Avrupa insanının bitmez tükenmez sömürge iştahıydı. Bizi kapitülasyonlarla asırlarca sömüren Avrupa insanının...

   Bütün bunları anlatıp madalyonun öteki yüzünü tüm açıklığıyla ortaya döktüğümde karşı fikirlerinde tüm inadına rağmen felsefe hocamız bile tasdikten başka bir yol bulamadı. Hakikaten de herşey yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar açıktı.

   Afrika topraklarında aç, çıplak, deri, kemik, dolaşan zenci çocuklarının sorumlusu sınırsızca çocuk yapan Afrikalı kadınlar değil doymak bilmeyen obur Avrupalılardı.

   Afrikalı bir düşünürün bir Avrupalıya dediği gibi: "Geldiğinizde sizin mukaddes kitabınız bizimse topraklarımız vardı. Şimdi ise bilim mukaddes kitabımız sizin topraklarınız var."

   Evet, Avrupalı sömürgesini oturtabilmek için dinini alet etmekte hiçbir şekilde tereddüt etmemiş, bir lokma karşılığı zavallı zenci çocuklarını hristiyanlığı kabüle zorlamıştı.

   Bugün Afrikada birkaç hristiyan varsa, bunlar Avrupalının insanları sömürmek için kullandığı iğrenç planın şahitçileri olmakla Batı insanının yüzkarasıdır.

   O halde Afrika insanına ve bize düşen tek görev şimdi daha daha süratle çoğalıp bilinçlenerek dirnişe geçmemiz, sırtımızdan geçinen bu asalakları silkinip atmamızdır. Aksi takdirde kökümüz kesilinceye kadar nüfus planlamasına devam etmemiz bile haçlıları memnun etmeyecek onlar yine hep bana felsefelerine devam edeceklerdir.

   Bütün bunlardan şu sonuca varıyoruz. Nüfus artışı dünyamız için kesinlikle bir sorun değildir.

   Akıllı ve insaflı bir şekilde meseleye yaklaşırsak şu an için yapmamız gereken, nesli yok etmekten ziyade, nesli çoğaltmaya çalışmamızdır.

   Dünyamız, şu anki üretimiyle dünya nüfusunun bir kaç katını daha besleyebilmek bir kapasiteye sahiptir. Bu kapasite, bir takım tedbirler ve hamlelerle boş on kat artırılabilir.

   Olabilir belki dünyamızın nüfusu bundan bir kaç yüzyıl sonra dünyanın imkânlarını zorlatabilir, fakat o zamana kadar insanlığın hiç bir engele uğramaksızın üreyebileceğini kimse garanti edemez.

   Yer yer patlayan silahlar, gözden ırak tutulmaya çalışılan işgaller, katliamlar ve çarpışmalar, ufukta görünen üçüncü bir dünya kıyımının habercileridir.

   İnsan olarak insanlık için yapmamız gereken şey, işte böylesi vahşiyane beynelminel, kıyıma götürecek ihtirasları törpülemek, insanların dikkatini varoluş sebeplerini çekerek, huzurun yollarına işaret etmektedir.

   Doğum kontrolüne dayanak arayanlardan bazıları da eğitim meselesini ileri sürmüşlerdir.

   Çağımızda eğitimin paralı oluşu, eğitim okulun tek başına başaramayıp ailenin de desteğine ihtiyaç duyması onların bu iddialarını desteklemektedir.

   Çok çocuk yapıp hepsini cahil ve istikbali sönük bırakmaktansa az çocuk yapıp onları toplum için daha da itinalı bir şekilde yetiştirmek çok daha faydalıdır, derler.

   Acaba bir evde çocuk sayısının az olması mı çocukların eğitimi için daha faydalıdır yoksa çok olması mı?

   Müslümanca düşünürsek her şey kökünden çözümlenir. En azından islâm devletinde çok çocuklu hiç bir ailenin çocuklarının tahsilini yaptırabilmek için maddi sıkıntıya düşmesi diye bir şey sözkonusu değildir. Fazla çocuklar için tahsisat ayrılması görevini devlet üstlenmiştir.

   Tahsil doğrudan doğruya çocuğun karakterini, zekasını ve toplumun yönlendirmesini ilgilendiren bir konudur. Zekası tahsil yapmaya müsait olan bir çocuk için aşılmayacak hiçbir zorluk yoktur. Yine zekası az olan veya toplum tarafından okumak kendisine hoş gösterilmeyen bir çocuğu maddi imkanların bolluğu kesinlikle tahsile zorlayamaz.

   Çok çocuklu bir ailede ise büyükler bir nevi küçüklerin öğretmenleri olurlar, ileri seviyedeki çocuk, küçüklerin derslerini kontrol eder, tahsil hayatında onları kendi tecrübelerinden yararlandırır. Böylece çocuklar ağabeylerinin tecrübelerinden, büyükler kardeşleriyle yaptıkları ders tekrarlarından faydalanırlar. Ve ev küçük bir sınıf hüviyetine bürünür. Herkes içinden çıkamadığı problemlerde bir diğerine başvurur. Diğer çocukların ders çalışması evdeki çalışmaya pek arzusu olmayanları da psikolojikmen çalışmaya teşvik eder.

   Az çocuklu veya tek çocuklu ailelerde ise çocuk en azından yalnız kalmasından dolayı ruhen bozuk olarak yetişir. Yine ailesinin tek çocuğu olması sebebiyle bir takım kaprisler edinir. Evde kendi seviyesinde ders arkadaşları olmadığı için derse karşı arzu duymaz. Çözüm bulamadığı bir problemle karşılaştığında -soracak bir büyüğü olmadığı için- tıkanır kalır. Çok çocuklu ailelerde ağabeyin üstlendiği görevi yapabimesi için mutlaka özel bir hoca tutulması gerekir. Bu da ekonomik bir problemdir.

   Yine ailede çocuğun çok olması çocuklara toplumsal bir takım alışkanlıklar kazandırır ve onlann karşılıklı hakları gözetme alışkanlıkları kazanmalarını sağlar.

   Şimdi, nüfüs planlamasının ardındaki sinsi planı görebilmek için bu işin tarihini birazcık aralıyalım.

   Nüfus planlaması bize 20. asırda diğer birçok yenilikler gibi medeni Avrupa milletlerinden geçmiştir.

   Bizim aydınlarımız da, Avrupalı medeni bilginlerin farkedip işaret buyurdukları (!) bu tehlike karşısında alarma geçmişler, doğan çocuklarımızı, adeta dünyayı istila etmesi muhtemel çekirgelere karşı tedbir alıyormuşçasına acil ve insani düşünceden, duygudan ve merhametten yoksun bir şekilde yok etmeye başlamışlardı.

   Acaba Avrupalılarda bu kanaat neden hasıl olmuştu?

   Bilindiği gibi Avrupalılar Hristiyandır. Hristiyan evlilik müessesesi tahrif edilmiş şekliyle İslâmınkine nazaran büyük farklılıklar arzeder.

   Hristiyanlıktaki evlilik tek ve ebedidir. Hristiyan bir erkek ikinci eşle resmen evlenemeyeceği gibi, eşi ölmedikçe katiyyen boşanamaz.

   Eşler birbirlerine kaydr hayat şartıyla bağlıdırlar. Sistemin tenkidine konumuz olmadığı için girmiyorum.

   Eşlerin birbirleriyle geçinememeleri pek tabi muhtemel olduğu için bu uygulama sonucu Avrupa'da her iki taraf da kaçamaklar aramıştır. Namus mefhumu zayıflamış, metres hayatı aleni bir hal almış, kadınlardan pek fazla sadakat beklemek aptallık alameti sayılmıştır.

   Bu zorunlu bağlılığı en asgari dereceye indirmenin en önce akla gelen yolu tabiki çocuk yapmamaktır. Böylece mevcut olan evlilik müessesesi eşlerin her ikisine de mali külfet getirmeyecektir.

   Arkasından metreslerin çocuk yapma durumu ortaya çıktı. Metres hayatına kayan bir erkeğin bu hayattan beklediği şey yalnızca şehvetini tatmin etmekti.

   Kazara doğacak bir çocuk amacı şehvet olan bir kişi için hakikaten can sıkıcı bir şeydir.

   İşte doğum kontrolü arayışları Avrupa'da böyle bir ortamda doğdu.

   Bir çok teknik gelişmeyi ve akıl almaz icatları da beraberinde getiren 19. yüzyılda insan toplulukları büyük değişimlere uğramıştır.

   Teknoloji esnasında çok işin az güçle yapılmasıdır. Fakat teknolojinin doğuşuyla, insanlığın rahatlatması gerekirken korkunç bir rekabetin doğması yüzünden aksine daha çok zorlanmıştır.

   Ucuz ve seri üretim yapabilmek için çok sayıda insana ihtiyaç duyulmuştur.

   Fakat tam o esnada çıkarak dünyayı kasıp kavuran dünya savaşları insan nüfusuna büyük bir darbe vurmuş, geriye işe yaramayan hasta ve sakat bir erkek gurubu bırakmıştır.

   Kadınlar ise bu büyük dünya savaşlarından pek büyük bir hasar görmeden çıkmışlardı. Kocalarının yok olmasıyla şoka uğramışlar ne yapacaklarını bilmez bir şekilde evlerinde oturuyorlardı.

   Bu durum emperyalistler için ele geçmez bir fırsattı. Hakkını arayabilen, gerektiğinde hakkı için mücadele eden ve ancak aldığı ücret miktarı çalışan erkekler iş hayatından silinmiş, geriye hakkını arama, güç kullanarak alabilme gücünden yoksun, üstelik, çift yönüyle faydalanılması mümkün, zayıf kadınlar kalmıştı.

   Bu fırsatı değerlendirmek için dünya çapında çok yönlü bir propogandaya giriştiler. Kadına yeni bir ölçü çizilerek ona göre toplum hayatına katılmaya yönlendirildi.

   Kadın alçaltıldığı ikinci sınıflıktan çıkarılarak birinci sınıf insan seviyesine yükseltildi. (!) Hür olduğu, her yöndün erkeğin dengi olduğu ilan edildi.

   Sonuçta kadın ne olduğunun farkına varamadan kendini iş hayatının içinde buldu.

   İlk anlarda her iki tarafda memnundu, işveren, kadın işçinin hem işgücünden hem de vücudundan faydalanıyor, kadınsa, iş hayatına atılmanın sarhoşluğu içerisinde ne olduğunu, nereye gitiğini farketmeden koşturup duruyordu.

   Bu esnada, eskiden beri cereyan edip çok tabi olarak görülen bir şey işveren açısından büyük bir tehlike olarak belirmeye başladı.

   Kadının doğum yapması iş hayatını feci oranda baltalıyordu. Kadın her ne kadar asıl vazifesini unutsa, işçi olmayı ana olmaya tercih etse de şehvetinden vazgeçemiyeceği için tek tük de olsa doğum olayları vuku buluyordu.

   Tek derdi, kesesi ve şehveti olan uluslararası emperyalistler bu duruma da tez elden bir çare buldular.

   Çocuğun henüz ana rahmine düşmüşken katledilmesi!...

   Kemiyet itibarıyla küçük, fakat keyfiyet itibarıyla çok büyük olan bu cinayet sonucu, kadın haftalar hatta aylar boyu sürecek olan hastalıktan kurtuluyor ve iş hayatına kesintisiz devam edebiliyordu.

   Yine onun vücudundan azami derecede yararlanan emperyalistler de böylece, bu uzun müddet boyunca ondan ayrı kalmamış oluyorlardı.

   İşte bütün bunlar Avrupa'da doğum kontrolünü zaruri kılan sebepler. Aile bütünlüğünün olmayışı, fertlerin şehvetten öte bir değer tanımamaları, kadının kocasının hanımı olmaktan çıkarılarak umumun kadını yapılması ve iş hayatına itilmesi...

   Peki ya bizim toplumumuzda, islâm ümmetinde bu mendebur adetin yayılmasını gerekli kılan bir şey var mıydı? Bizim hayatımızı yönlendiren dinimiz bize, sonu mutlaka yıkıma gidecek olan bir aile müessesesi mi öneriyordu? Mutsuz eşlere ayrılma hakkı vermiyor muydu? Erkek ve kadınları birbirine sadık kalıp kalmamakta serbest mi bırakıyordu, fuhşu toplumda hor görülmeyen bir müessesese olarak mı yerleştiriyordu? Voksa kadınları iş sahalarına sürüklüyor veya umumun istifadesine mi sunuluyordu?

   Asla!... Hiç şüphesiz ki bizim dinimiz bu ve benzeri saçma usûllerden ve insan karakterine aykırı sistemlerden tamamıyla uzaktı. O, tek temel olarak insan fıtratını kabüllenmiş, kanunlarını bu temel üzerine bina etmişti.

   O, ne aile yuvasını ihmal ettiriyor ne de doğan çocukların ehemmiyet verilmeden sokağa atılmasına razı oluyordu. Bilakis o, doğacak çocuğa kendisini ümit ve hasretle bekleyen sıcak bir aile ortamı hazırlıyor, doğuşundan ölüşüne kadar muhafazasını garanti ediyordu.

   Yine onun gayrımeşru çocuklar edinmesinin yollarını daha işin başında tıkıyor, onun ortanın kadın yapılmasına fırsat bırakmayarak şerefli bir eş olmasını sağlıyordu.

   İşte böylece artık çocuğun katledilmesine hiç bir sebep kalmıyordu. Zaten biz müslümanlar için, -kafirlerde olduğu gibi- bir rızık endişesi de söz konusu değildi. Yüce Rabbimiz doğacak olan bütün çocukların sorumluluğunu üzerine aldığını ilan etmişti.

   O halde bize ne oluyor da kafirlerin sapık mantık sistemleri sonucu sarılmak zorunda kaldıkları yanlış reçetelere sarılacak kadar kendimizi kaybediyor ve aklımızı uçuruyorduk.

   Bizim Avrupalılarınki gibi bir problemimiz olmadığı gibi, problemimizin vuküu halinde danışacağımız yanılmaz bir tabibimiz vardı.

   Hiç şüphesiz bu bir yanlış ve sapış değil yanıltılış ve saptırılıştı.

   Müslüman toplum, âna sisteminin bu kadar oturaklı olmasına rağmen kendiliğinden bu cahillik ve sapıklık içine düşmemişti.

   Maddi hakimiyetleri sonucu propoganda aletlerini ele geçiren haçlı kuvvetleri, İslâm ümmetinin soyunu tüketmek için en müsait yol olarak nüfus planlamasını bulmuştu. Bu zahmetsiz ve kolay bir soy kıyımıydı.

   Yaptıkları katliamın hayırlı ve zaruri olduğu bizzat müslümanlara kabul ettirilmiş, cellat olarak bizzat müslüman anaları görevlendirilmişti.

   Kısa bir süre sonra saçmalığı anlaşılan doğum kontrolünü tüm Avrupalılar devlet siyaseti olarak reddetmeye başladıkları halde, İsâm ülkelerinde propogandalar daha da hızlanarak devam etmiştir. Yine -isviçre ve israil gibi- nüfusu az, ihtirası çok olan milletlerin nüfus artımı için bütün yollara başvurdukları çağımızda bile bizim yetkilerimiz işgüzarlıklarından birşey kaybetmeyerek doğum kontrolünü yaygınlaştırma çabalarına devam etmişlerdir.

   Sonuç olarak şunu diyebiliriz ki, doğum kontrolünün evrensel bir faydayla kesinlikle alakası yoktur. O, insan aklının tahrif ettiği bir dinin -hristiyanlığın- acıklı bir sonucu olup 19. asırda kadının daha rahat sömürülebilmesi için hazırlanmış bir komplodur.

   Doğum kontrolüyle korunması sözkonusu olan şey, insanlığın istikbali yahut kadınların kıymetli vakitleri değil, emperyalist kadın sömürücülerinin menfaatlarıdır.

   Kürtajın en büyük tahriplerinden birisi kadın bünyesine yaptığı aksi tesirlerdir. Kadın, vücudunun tabii seyrine engel olunması sebebiyle dengesini kaybeder. Vücut sağlığı bozulur. Bol bol kan kaybeder. Böyle bir kürtaj ameliyesi çoğu kez kadının hayatını kaybetmesiyle sonuçlanır.

   Çağdaş doktorların uzun uzadıya anlattıktan bu tahripler hepimizin malumudur.

   Doğum yapmak kadının belli bir karakteridir. Yemek, içmek ve dinlenmek nasıl ki vücudunun onlarsız yapamıyacağı ihtiyaçları ise çocuk doğurmak da bu nevi bir ihtiyaçtır.

   Bütün bu yanlışlıklar batının saçma felsefesinden kaynaklanmaktadır. Dünyadaki her şeyin bütün nizamların insanın fıtratı, yaratılış karakterleri ve psikolojisi esas alınarak düzenlenmesi gerekirken iş tam aksine olmuş, insan fıtratı zorla toplumun son şekline uydurulmaya çalışılmıştır.

   İnsan ve tabiat karakterinde bu tamiri imkansız yaraları açtıktan sonra bir de bunu ilmi gelişme olarak sunmaları görüntünün en çarpık yönüdür.

   Esasında bu yapılan şey ilmi bir buluşu tatbik etmek değil insanlığı yokuşa sürmek yapması gerekeni zorlaştırıp, yapılmaması gerekeni kolaylaştırmaktır.

   Buluşların insan için yapılması gerekirken, insan buluşlar karşısında zavallı bir deney hayvanı durumuna düşürülmüştür.

   Kürtaj ameliyesinden sonra kadının vücudunun dengesini kaybetmesi sonucu doğacak hastalıklarda, meşru olarak doğan masum çocuğa harcanacak paraların kat kat fazlası doktor kapılarını aşındırırken harcanır.

   Helal bir eserin ortaya konması mümkünken, alınteriyle kazanılan paralar gayet şerefsiz bir hedef uğruna heba olur.

   Kadının fıtri olarak çocuğa ihtiyacı vardır. Çocuğunu aldırdığı ilk günlerde, inkar etse bile derin bir sızı, yeri doldurulmaz bir eksiklik duyar. Vicdan azabı sürekli onu rahatsız eder.

   Çocuklu kadınları gördükçe rahatı kaçar.Bir yandan mahrumiyetin acısı, öte yandan işlediği suçun ızdırabı onu eritip durur.

   Bir kaç defa çocuk aldıran kadınlarda umumiyetle yüzde doksan oranında kısırlaşma meydana gelir. Sürekli yaralanan rahim bir gün çocuk yapma hassasını kaybeder.

   Bir süre sonra yaptığı hatayı anlayan ve çocuğa karşı önlenemez bir arzu duyan kadın çocuk yapmaya karar verir. Fakat çoktan iş işten geçmiş, doğum yapma şansını tamamen yitirmiştir.

   Zamanla çocuk sevgisi öylesine şiddetlenir ki bir çocuk edinebilmek için her şeyini feda etmeye razı olur.

   İşte çağımızda korkunç boyutlara ulaşan bebek ticareti bu fayda vermeyen son pişmanlığın ürünüdür.

   Verimli yaşlarını şehvetine uyarak, zevk ve sefayla yahut emperyalistlere kanarak çalışmayla geçiren, bu arada yavrularını peşi peşine katleden pişman kadın kendisini ne olduğu, ne olacağı belirsiz yabancı çocuklarıyla avutmaya çalışır.

   Bu avutma çabası çoğu kez fayda vermez.

   Parayla aldığı çocuğa sevgiyle bağlanamaz. Çocukta kendisini annesinin kucağından koparıp alan bu cani kadına karşı ruhi bir yakınlık duymaz.

   Sonuçta çoğu kez dramatik olaylar vuku bulur.

   Kadın içten sevemediği bu el çocuğunu en ufak bir suçundan dolayı reddetmeye hazırdır. Çocuk da, bu kadının annesi olmadığını sezinlediği anda ona karşı olan tüm sadakat bağlarını koparır ve bu hırsız kadına karşı canavarlaşır.

   Bu gibi dramatik vakalar kürtajı çözüm kabul eden toplumların bitmez tükenmez baş ağrılarıdır.

   Yine Avrupa ve Amerikada şuyü bulup, Türkiye'ye de sosyete camiasından başlayarak yavaş yavaş sokulan ev köpeği, süs köpeği besleme adeti de bu sakat anlayışın ürünüdür. Çocuğun, bakım ve zahmetlerinden kaçınan bir çok kadın da kendilerini ufacık fino köpekleriyle avutacaklarını, ruhlarındaki boşluğu bu havlayan afacanla dolduracaklarını zannederler.

   Bebeğin sesiyle şenlendirtnekten kaçındıkları evlerini köpek havlamalanyla doldururlar. Sevgili yavrularının yanaklarını okşayacaklarına bir köpek eniğini okşarlar.

   Zavallı kadın, aldanışının cezasını ne kadar da alçalarak ödemektedir. Çocuk annesi olmaktan kaçınırken, köpek bakıcısı durumuna düşerek....

   Son günlerde ortaya çıkmakta olan sperm bankaları da bu yanılgının yeni Ürünleridir.

   Toplum kalitesini ve mahremiyetini alt üst edecek olan bu girişim şu anda, saf bir ilmi buluş olarak sunulmaktadır. Ardından yavaş yavaş uygulamaya geçilecektir.

   Beşeriyetin bu birbirini takip eden saçmalarını görünce insan ne diyeceğini şaşırıyor.

   Bir yandan, geçim sıkıntısı, eğitim yetersizliği sebebiyle öldürülen çocuklar, öte yandan hesap dışı sayısız çocukların doğması için milyarlık kuruluşlar...

   İnsanoğlu bu yeni buluşlara acaba hangi amaçla adımlarını atıyor. Açlığı önlemek için dünya nüfusunu sınırlamak mı yoksa insan neslinin yok olmaya yüz tuttuğu bir dünyada herkesi çocuk alarmına geçirmek mi istiyor?

   Hayır, hayır ne o ne de bu. Sadece ve sadece tabiatın düzenini sarsmak için. Maddeci felsefesinin gereği tabiatla çatışmak için.

   Veya daha anlamlı bir açıklamayla, müslümaların soyunun kesilmesini, inançsızların ve haçlı ordularının karınca sürüleri gibi yeryüzünü kaplamasını sağlamak için.

   Avrupa'da çoktan gündemden çıkmış olan nüfus planlaması meselesinin müslüman topraklarında tüm hızıyla devam etmesi buna karşın, hristiyan topraklarında sperm bankalarının yaygınlaştırılmaya başlanması bunun delili değil mi?

   Öte yandan sperm bankaları, ilmin, kürtaj yoluyla kısırlaştırdığı kadınlara değişik bir yolla çocuk sağlamak için giriştiği bir günah çıkartmak hareketidir.

   Bu da yine mantıkla uyuşmayan garip harekettir, önce yüzbinlerce lira harcayarak Allah'ın tabi yollarla verdiği çocuğu reddet, ardından yine yüzbinlerce lira harcayarak senin olmayan bir çocuğu sahiplen.

   Tüm bu saçmalıklar insanın, şeytani kibiriyle evrensel reçeteyi reddederek, kendi dar çerçeveli aklının söylediklerin uymasının sonucu, insanın, kendisine en doğru yolu işaret eden Rabbını geri plana atmaya devam ettiği müddetçe bu böyle gidecek.

   Önce tabi olanı reddedecek. Kendi kafasınca beşeriyete bir yol çizecek. Ardından hastalıklar, sakatlıklar ortaya serilince oturup kötü kötü düşünecek, ilaç arayışına geçecek. Sonra hastalığın sadece dış görünüşünü iyileştiren buna mukabil yüzlerce yan tesirleri olan bir ilaç bularak insanlığa sunacak. Daha doğrusu önünde çaresiz bir şekilde yatmakta olan hastayı bunu kullanmaya zorlayacak. Başka hiç bir çaresi olmadığına inanan hasta bu yeni zehiri ilaç niyetine yudumlayacak. Bu hal yanlış tedavi altında can çekişen insanlığın tamamen yok oluşuna yahut hakiki bir doktorun işe el atışına kadar böylesine devam edip gidecek. Tabii hakiki doktor gelinceye kadar insanlığın dayanmaya mecali kalırsa...

   Hayatın her sahasında böyle. Doğum kontrolünde böyle, kadının tüm hallerinde böyle, ve en mühim insanlığın hayatını düzenleyen kanunlarda böyle...

   Böyle olmaya da devam edecek, hakimler, müstekbirler üç kuruşluk menfaatları için insanlığı kurban etme felsefesinden vazgeçmedikçe, zayıflar, mustazaflar, kötüye dur deme, idarecilerini yönlendirme ruhunu kazanmadıkça.

   İnsanlık topyekün nefsine ve şeytanına kulluktan vazgeçip Allah'a kul olup, onun hayat nizamına teslim olmadıkça...

Kaynak: Dokunmayın Bacıma, Cafer Tayyar, İslamoğlu Yay.
Hazırlayan: A.Kerim MELLEŞ | www.sumeyyediyari.com

Bu haber 1774 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Dokunmayın Bacıma

  • Talak (Boşanma)
  • Teaddüdü Zevcât (Dörde Kadar Evlilik)
  • Şehadet Meselesi Ve Kadın
  • Miras Ve Şahitlik
  • Çalışan Kadın
  • İslâm Açısından Doğum Kontrolü
  • Nüfus Planlaması (Kürtaj)
  • Örtünmeden Maksat
  • İslam Nazarında Örtünme
  • Kanunlar Ve Örtünme
  • Modernistler Ve Örtünme
  • Tesettür (Örtünme)
  • Benim Bacım
  • Önsöz
  • Takdim
  • Sezai Karakoç'un Kurban Bayramı Konuşması 2 Eylül 201713 Eylül 2017

    GÜZEL SÖZ (RESİMLİ)


    RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu


    Altyapı: MyDesign Haber Sistemi