SÜMEYYE DİYARI

ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

NAMAZ VAKTİ

FACEBOOK SAYFAMIZ

BUGÜNÜN TERBİYE SİSTEMİ

BUGÜNÜN TERBİYE SİSTEMİ

Tarih 11 Ağustos 2012, 18:39 Editör A.Kerim Melleş

Acaba bizler çocuklarımıza karşı vazifelerimizi yapabiliyor muyuz? Vazifemizi yapmak isteksek dahi, yapmanın usulünü biliyor muyuz?

  Çocuklarımızın içinde bulunduğu şartlar, hemen hemen her aileyi ilgilendiren hayatî bir konu. Burada bir terbiye sistemine dikkatinizi çekmek istiyorum. Pederşahi bir terbiye sisteminden bahsederler, yani baba kapıdan girer girmez çocuk hemen ayağa kalkar, çocuğun suratı asılır, ciddileşir, babası da zaten ciddi, asık suratlıdır. Baba baş tarafa oturur, çocuk kapının arkasında el pençe divan durur. Çocuk düşündüğünü ya söyler, ya söyleyemez. Baba üst perdeden emreder. Çocuk kabul eder. Çocuğun hatasını görürse baba tokatlar, azarlar, kovar.

  Bu sistemin geçmişte faydası olabilirdi. Geçmişte tatbikinin iyi neticeleri de alınmış olabilir. Niçin geçmişte faydalıdır? Geçmişte böyle davranılan çocuğun alternatif gidecek yeri yoktu. Aynen annesinden tokat yiyen küçük çocuğun tekrar annesine iltica edip, ona sarılıp ağlaması gibiydi. Bugün öyle değil. Bugün çocuğun aileden uzaklaşması için o kadar çok sebepler, o kadar çok çağırıcı yerler var ki, adeta çocuk da bir yerde, o gençlik duygusuyla bahane arıyor, gitmeye sebep arıyor. Onun dünyasında o cazip yerlerin kurtarıcı bir yer olduğuna inancı vardır.

  Böyle olunca eski pederşahi terbiye sistemini hâlâ bugün devam ettirmenin çok yanlış, mahzurlu ve hatalı bir sistem olduğu da kendiliğinden meydana çıkar. O halde tespit edilecek nokta şudur: Pederşahi sistemin devri bitmiştir. Babanın çocuğuyla arkadaş olarak terbiye vereceği bir devir gelmiştir. Çocuğumuzla arkadaş olabiliyor muyuz, çocuğumuzla diyalog kurabiliyor muyuz, çocuğumuzun dünyasında var olan duygu ve düşünceleri birlikte paylaşabiliyor, onun isteklerine birlikte cevap verebiliyor muyuz?

  Çocukla baba arasında uçurumlar varsa, çocukla anne arasında mesafe mevcutsa, çocuk dünyasında beslediği yerli veya yersiz düşüncelerini anneye-babaya intikal ettiremiyorsa, intikal ettirmesi halinde azarlanacağı, hatta ayıplanacağı, dövüleceği düşüncesini taşıyorsa, çocuk bu defa o duygu ve, düşüncelerini paylaşacağı kimseler bulur, dünyalar ve arkadaşlar arar, o tarafa kayma ve kaçma ihtiyacı duyar.

  Bugün bizleri üzen olayların cereyan etmesinin ilk ve baş sebebi anne baba ile çocuğun diyalogu kuramaması, dünyasındaki olayları onlarla paylaşamaması, müşterek olarak sohbet edememesidir.

  Gerçek olan odur ki, sünnette bu terbiye sistemi de vardır. Peygamberimiz (a.s.m.) namaz kılarken, arkasından torunu Hasan veya Hüseyin gelirdi, secdeye başını koyunca üzerine çıkarlardı. Sonra secdeden ayağa kalkınca onlar da sırtından tutunmuş olarak kalkarlardı.

  Peygamberimiz Cuma namazı kıldırırken yine torunları gelir, minbere tırmanır, yanında otururlardı. Efendimiz bunlara karşı sert bir tavır göstermezdi, azarlamazdı ve kucaklar, methedici sözler söylerdi: "Cennet kokuları bunlar" derdi.

  Efendimizin (a.s.m.) terbiye sisteminde, çocukla baba arasında mesafe bırakılmamış, çocuk babasını, dedesini görünce, kucağına atlayıp onunla oynama duygusu taşıyabilir. Kendi meselesini onunla paylaşmak isteyip arada mesafe tasavvur etmeyebilirdi.

  Biz bugün çocuğumuzla aramızda mesafeler olduğu için, onun dünyasını paylaşamadığımız, çocuk eve gelince fikirlerini, düşüncelerini paylaşacak çevre bulamadığı için evde hep yabancı durumuna düşmüştür. Bunun için de başka çevreler aramıştır ve dışarıda çok farklı çevreler bulmuştur, Hele bugünkü ortamı düşünecek olursak, bugünkü zihniyet ve sistemde çocuklara adeta "tavşana kaç, tazıya tut" deniyor ve çocukların ruhlarına öylesine anarşi tohumu ekiliyor ki, o çocuk adeta o anarşik duyguların etkisiyle kötülüklere koşan bir evlat haline getiriliyor. Bir defa kızlarla erkeklerin karışık oluşu, kızların kılık-kıyafetinin tahrike müsait oluşu, ayrıca hiçbir terbiye ölçüsü tanımadan birlikte oluşları ve buna benzer daha birçok anlayışlar var ki, o çocukların ruhlarına anarşi tohumu ekiyor.

  O gençlik duygularının belirmesi devresinde yavrularımız adeta tavşana kaç, tazıya tut denen bir vasatın içine atılıyor. Dışarıda disko, bar ve eğlence yerleri o kadar cazip, serbest, o kadar ayıplanamaz halde ki, artık bu çocuğumuzu oraların davetinden kurtarıp kucağımıza basıp onu o mikrop yuvalarından muhafaza etmek mesele haline gelmiştir.

  Bugün dindar ailelerin çocukları böyle tehlikelere maruzdur. Öbürleri zaten onun içerisindedirler. Böyle anlaşılınca, dindar ailelerin çocukları da böyle duruma düşüyor diye bu gündemden düşmüyor. Burada ayıplanacak insanın dindarlığı ve muhafazakarlığı değildir. Hatta o dindar aileden eğer adil bir anlayış içerisinde olunursa özür dilenecektir. Dindar aileye denilecektir ki:

  "Özür dileriz, biz Batının terbiye sistemini topluma hâkim kıldık. Siz Batı sistemi terbiyenin karşısındasınız. Dolayısıyla bu terbiye sistemi sizin değil, bizim eserimizdir. İşte bizim bu eserimiz yüzünden sizin çocuğunuz dahi bugün kendini kurtaramadı, o da bu felakete maruz kaldı. Bu, bizim zihniyetimizin sonucu olduğundan sizden özür diliyoruz."

  Çünkü o Müslüman bu zihniyetin, bu Batı tarzı terbiye sisteminin teşvikçisi, tatbikçisi değildir, karşıtıdır. Ama onları kimse dinlemiyor, onlar gericilikle, yobazlıkla, tutuculukla, çağdışılıkla itham ediliyor ve saf dışı ediliyorlar. Kendi düşüncelerini, Batı ahlakını cemiyete hakim kılanlar nihayet o dindarların çocuklarını da böylece felce uğratıyorlar, felakete, musibete atıyorlar, ondan sonra da teşhir için piyasaya, ekranlara, sayfalara çıkarıyorlar. Burada teşhir edilecek, ayıplanacak, hücum edilecek şey dindarlar değil, bu zihniyettir, bu tutum ve tavırdır. Dindarlara bu yüzden özür dilenmesi lazımdır.

  Makul düşünen kimse, bu olaylardan dolayı, anne babaları da ayıplamamak, suçlamamalıdır. Şurası bir gerçektir ki, hiçbir anne ve baba çocuğunu böyle kötü yerlere gitmesini, uyuşturucu, içki alışkanlığına düşmesini istemez. Bunu istemez de, bu sadece istememekle yetmiyor ki. Sosyal hayat da o şekilde yaşanmalıdır. Senin istemediğin gibi, cemiyete yön verenlerin de istememesi lazım geliyor. Onların da basında, televizyonda bir ahlak mefhumunun devamlı telkini içinde olmaları lazımdır. Dindar aileler çocuklarına verdiği telkinin zıddını basında, ekranda görüyorlar. O zaman çocuk da kendi dünyasında "Benim babam tutucu, çağdışı, baskıcı" düşüncesine giriyor, babanın telkinine karşı bir duygu gelişiyor.

  Efendimizin ikazı çok enteresandır: "Kim kardeşini bir şeyle ayıplarsa, kendisi de aynı şeyle ayıplanır." Kardeşlerimizi, dostlarımızı, Müslümanları tedbir aldıkları halde maruz kaldıkları musibetlerden dolayı ayıplamamalıyız. Tedbir almadan bu musibet başlarına gelmişse o zaman tedbirsizliklerinden dolayı ikaz etmeliyiz.

  Birisi Hz. Ömer'e (r.a.) geliyor, diyor ki: "Ya Emirelmü'minin, çocuğumdan şikâyetçiyim. Çocuğum bana itaat etmiyor."

  Hz. Ömer, "O zaman çocuğunu da getir, onu da dinleyelim, tek taraflı olmaz" diyor. Adam çocuğunu getiriyor. Hz. Ömer çocuğa diyor ki: "Sen babana itaatsizlikte bulunuyormuşsun. Baban senden şikâyetçi. Niye itaatsizlikte bulunuyorsun? Baba hakkının çok ağır olduğunu bilmiyor musun?"

  Çocuğun cevabı şu olur: "Ya Emirelmü'minin, anne-babanın çocuk üzerinde hakkı var da, acaba çocuğun anne-baba üzerinde hiç hakkı yok mu?"

  Hz. Ömer çocuğun bu sualine karşı duraklar. Karşısındaki muhatabının gelişmiş bir muhakeme sahibi olduğunu anlar. 'Tabii, var elbette" der ve ekler:

  "Birincisi, çocuk dünyaya gelince anne-baba ona Müslüman ismi koyacaktır.

  "İkincisi evlenme çağına varıncaya kadarki devrede anne-baba ona İslâm terbiyesi verecek, bir Müslüman hayatı öğretecektir.

  "Üçüncüsü de, evlenme çağında onu evlendirip, ona Müslümanca bir hayat kuracaktır."

  Hz. Ömer çocuğun haklarım böyle sayar. Çocuk bunun üzerine şöyle karşılık verir:

  "Birincisinden başlayalım ya Emirelmü'minin. Bir defa benim ismim 'Cul'dur. Cul, gece kuşu, yarasa demektir. Babam bana bu ismi verince benden daha kendisine bir hizmet bekleyebilir mi? Demek ki, babam bana karşı birinci vazifesini yapmamış.

  "İkinci olarak, ben baliğ olma devresine gelinceye kadar babamla oturup da iman, İslâm konusunda şöyle bir etraflıca konuşmuş değiliz. Babamla benim aramda uçurum var. Onun karşısında rahatça konuşamam.

  "Evlenme meselesine gelince, beni öyle biriyle evlendirdi ki, kızın ne imanla, ne İslâmla hiçbir alakası yok.

  "Bugünkü meseleye gelince, ben sabahleyin kalkıp merkebime bindim. Öküzlerimi de önüme kattım, ıslık çalaraktan gidiyordum. Ben tam keyfe geldiğim sırada arkamdan çağırmış, ben de duymadım. Onun üzerine, niye bana cevap vermiyorsun da türküye, şarkıya devam ediyorsun diye bağıra çağıra küfrederek kızmış ve sana gelmiş. Hadisenin iç yüzü budur."

  Hz. Ömer çocuktan bunu dinleyince, şöyle bir doğrulur ve gözlerini çocuğun üzerinden alır ve babanın üzerine diker, ciddileşir, sesini yükseltir ve "Efendi efendi, burada biri birisine karşı gelmiş, ama bu çocuğun babasına karşı gelmesi şeklinde değil, babanın çocuğa karşı gelmesi şeklinde bir olay vardır. Burada suçlu olan çocuk değil, sensin" der ye huzurundan kovar.

  Acaba bizler çocuklarımıza karşı vazifelerimizi yapabiliyor muyuz? Vazifemizi yapmak isteksek dahi, yapmanın usulünü biliyor muyuz? Çocuklarımızın ruhlarına isyan tohumları ekiliyor. Bizi dinlemez hale getirilmek isteniyor. Çocuklarımızla aramızı açan unsurlar var. O zaman çocuklarımıza karşı, diyalogu kurmanın yollarını arayacak ve çocuklarımızla iki aynı yaştaki insanın görüşmesi, konuşması gibi görüşüp konuşacak zamanı, zemini aramak zorundayız.

  Minare doğrultma hadisesini biliyorsunuzdur. Mimar Sinan gibi eşsiz bir ustanın hakkında bir şayia çıkarılır. Süleymaniye Camiinin minaresinin birisi eğri diye. Çocuklar da bunu muhitte yaygınlaştırırlar. Ve çevrede de bu söylenti yayılır. "Cami çok güzel, ama minaresinin birisi eğriymiş." Çocuklar güneş düştüğü zaman bakıyorlar ki, minarenin gölgesinde eğrilik var ve "Bu minare eğri olduğundan gölgesi eğri gözüküyor" diyorlar.

  Mimar Sinan o zaman eğri minareyi doğrultuyor. Topluyor çocukları: "Gelin bakalım çocuklar, bu minareyi doğrultalım. Hakikaten ben de baktım, minare eğri, sizin dediğiniz doğru."

  "Nasıl doğrultulur efendim bilmiyoruz ki" diyorlar. "Yıkmak zor olur, yıksak bile yine eğri yapabiliriz."

  Mimar Sinan şöyle bir bir çare düşünür: "Acaba bir halat alsak da şu şerefeden çekip doğrultsak, minare düzelir mi?"

  Halat minarenin boynundan aşağıya sarkıtılıyor. Ve aşağıda halatın ucundan Mimar Sinan ve çocuklar çekiyorlar.

  Mimar Sinan, "Doğruldu mu bakalım çocuklar?" diyor.

  Çocuklar: "Doğruldu efendim, bakın ne güzel oldu." Böylece urganla minareyi doğrulturlar. Ve ondan sonra minare eğri sözü kesilir. Sinan biliyor ki, minare eğri değil, yine biliyor ki, minare urganla doğrulmaz. Ama muhatabın seviyesine inmek var ya, onların dünyasından meseleye bakmak var ya, işte Mimar Sinan onu yapıyor. Ve bundan dolayı, "Minare doğrultmak" deyimi literatürümüze geçiyor. Bu mânâda hadis de vardır. Efendimiz (a.s.m.), "İnsanlara idrak edecekleri ölçüde konuşun" diyor. Demek Mimar Sinan minareyi böyle urganla doğrultmakla Peygamberimizin hadisinin emrini yerine getiriyor. Çocukların aklının, mantığının alacağı ölçüde onlara konuşuyor ve onların düşündüğü seviyede tedbir buluyor.

  Biz de mümkün olsa da çocuklarımızın dünyasına girip, onların seviyesinde olsak, onların akıl ve mantıklarının alacağı şekilde meselelerine çare arayabilsek, kararı müşterek verebilsek. Bugünün terbiye sistemi budur.

Kaynak: İslamı Yaşama Sanatı - Ahmet Şahin , Yeni Asya Yayınları
Hazırlayan: A.Kerim MELLEŞ | www.sumeyyediyari.com

Bu haber 2241 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Ailede İslamı Yaşama Sanatı

  • SÜLEYMANİYE CAMİİ VE MEDENİYET ÖRNEKLERİMİZ
  • MİMAR SİNAN'IN ŞAHSINDA ALLAH RIZASI
  • ÖLÜLER ALEYHİNDE KONUŞMAYINIZ
  • ALEVİ-SÜNNİ MESELESİ
  • DİL YARASI KILIÇ YARASINDAN YAMANDIR
  • ORUÇ TUTMAYANIN HALİ VE FÂSK-I MÜTECAHİR
  • HAYATIMIZI HEDER Mİ EDİYORUZ?
  • ÖLÜMDEN NEDEN KORKARIZ?
  • SAKATLAR SAĞLAM DÜŞÜNMELİ
  • ANA RAHMİ - MEZAR BENZERLİĞİ
  • ZENGİNLİK DE BİR İMTİHANDIR
  • MANEVİ ÇEVRE KİRLENMESİ VE İNSAN
  • İNSAN HAKLARININ KAYNAĞI İSLAMDIR
  • İLİM SAHİBİ GURURA KAPILIRSA NE OLUR?
  • KENDİNİ BÜYÜK GÖREN KÜÇÜLÜR
  • CUMA NAMAZI İZNİ
  • HERKES KENDİ HAYATINI YAŞAMAMALI
  • ALLAH BİZİM CENNETE GİTMEMİZİ İSTER
  • ALLAH KULUNA ZULMETMEZ
  • EN BÜYÜK ALLAH, BAŞKA BÜYÜK YOK
  • FELAKETLERİN EN BÜYÜĞÜ İMANSIZLIKTIR
  • MÜSLÜMAN AKILLI OLUR
  • HİCRET ASRINDAN GÜNÜMÜZE KOMŞU İLİŞKİLERİ
  • DİNDAR TOPLUM VE YARDIMLAŞMA DUYGUSU
  • GEÇİM SIKINTISI ŞAHSİYETİMİZİ ZEDELEMEMELİ
  • "İYİ Kİ SİZİ DİNLEDİM"
  • KADIN GİYİMİNDE KARGAŞA
  • HAYIRLI AİLE NASIL OLUR?
  • AİLE İÇİNDE DELİ VELİ ROLÜ
  • İSLAMI YAŞAMADA ÇOCUK - EBEVEYN DİYALOĞU
  • EN İYİ YATIRIM, İNSANA YATIRIMDIR
  • YARA YAPMADAN TEDAVİ ETMEK
  • HANIMIN KABAHATİ VE İBADETİ
  • TEPKİ MÜSLÜMANI DEĞİL, ETKİ MÜSLÜMANI OLMAK
  • İSLAMA HİZMET İNSANA HİZMETTİR
  • SÖYLEYENE BAKMA, DİNLEYENE BAK
  • TAKDİM
  • Anneannemin Derin Hocaları13 Aralık 2014

    GÜZEL SÖZ (RESİMLİ)


    RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu


    Altyapı: MyDesign Haber Sistemi