SÜMEYYE DİYARI

ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

NAMAZ VAKTİ

FACEBOOK SAYFAMIZ

TEPKİ MÜSLÜMANI DEĞİL, ETKİ MÜSLÜMANI OLMAK

TEPKİ MÜSLÜMANI DEĞİL, ETKİ MÜSLÜMANI OLMAK

Tarih 11 Ağustos 2012, 04:41 Editör A.Kerim Melleş

Memleketin ahlakî mânâdaki düşüşlerine gösterdikleri çarelerine bakıyorsunuz, ne o çareler bizi tatmin ediyor, ne de bu olaylara karşı aldıkları tedbirler, buldukları ilaçlar bize şifa verici şekilde görünüyor.

  Bugün toplumda bir tereddüt, bir tahayyür, bir şaşkınlık göze çarpmaktadır. Kim gibi yaşayacağını, kim gibi giyineceğini, kim gibi davranacağını bilemeyen, mütehayyir bir kitle meydana getirilmiştir. Hani bir söz vardır: "Başkasının yürümesini taklit etmek isteyen insan, sonunda kendi yürüyüşünü de unutur." Böyle bir durum sözkonusu.

  İslâmın temel mefhumlarını, özellik ve güzelliğini bilemeyen, yaşayamayan bir takım çevreler bu defa başkaları gibi yaşamaya çalışıyor, o da kendisine mutluluk ve saadet getirmeyince, ortada kalıyor, kim gibi yaşayacağını, kim gibi giyineceğini, kim gibi düşüneceğini bilemeyen mütereddit, şaşkın bir kitle meydana geliyor.

  Bu mütereddit ve mütehayyir kitleyi sokağa baktığınız zaman görüyorsunuz. Sokak, onlarla istila ve işgal edilmis gibi sanki. Kılığına, kıyafetine, düşüncesine, tavrına, hareketine bakıyorsunuz, sahip çıkamıyorsunuz. Sadece sokakta gezen vatandaşa değil, politikacılara, aydınlara da bakın, fikirlerini, tavsiyelerini, telkinlerini dinleyin, kendi yürüyüşünü bırakmış, başkasının yürüyüşünü taklide başlamış, fakat onlar gibi de yürüyemeyince geri dönmüş, ama kendi yürüyüşünü de unutmuş, ortada bocalayan aydınlar, politikacılar, bürokratlar görüyoruz.

  Memleketin ahlakî mânâdaki düşüşlerine gösterdikleri çarelerine bakıyorsunuz, ne o çareler bizi tatmin ediyor, ne de bu olaylara karşı aldıkları tedbirler, buldukları ilaçlar bize şifa verici şekilde görünüyor.

  Şimdi böyle mütereddit ve mütehayyir tiplerin sokakta, aydınların arasında, politikada çoğaldığı bir devrede Müslümanlara görev ve mükellefiyet düşüyor. Şayet bizler kendi yürüyüşümüzü bırakmamışsak, başkasının yürüyüşüne imrenmemişsek, kendi uygun adımımızı devam ettiriyorsak bize görev düşüyor. Nedir o görev, o mükellefiyet?

  Dindarlar, bu mütereddit ve mütehayyir kitleye karşı bir nur göstereceklerine, bir örnek hayat sunacaklarına, şefkat ve müsamaha elini uzatacaklarına tam aksini yapıyor, tenkide, tahrike yöneliyor, hücumla yaklaşıyor, hor hakir görmekle muhatap oluyorlar. Halbuki hücum etmekle, onları tahkir, tenkit etmekle, yanlışlarını nazara vermekle o insanları kazanmak, onlan doğruya çekmek, kendimize doğru celbetmek mümkün değildir.

  Biz onlara böylesine tenkitle karşılık verince, tahkirle muhatap olunca, hata ve kusurlarından dolayı ithama yönelince, onlar da bize mukabele ediyorlar ve aradaki mesafe açılıyor. Açılınca da dini hayatı yaşayanlarla yaşamayanlar diye gruplaşmalar oluyor. Bu defa da birtakım kötü maksatlı insanlar, bazı yanlışlar yapıyorlar ve onu Müslümanlara mal etmek suretiyle Müslüman imajını kötü gösteriyorlar. Bizim tepkisel Müslüman oluşumuz, yani cezbedici, celbedici, etkileyici değil de, hep reddedici, hep hücum edici Müslüman tipi oluşumuz onlara malzeme oluyor.

  Peki ne yapmamız lazım? Bugün dini hayat yaşayamayanlar varsa, boğazına kadar günaha gömülmüş olanlar varsa, dindarlara karşı çıkanlar varsa, bunların büyük bir kısmı o yanlışın içine düşmüşler çıkamıyorlar, o çamura çakılıp kalmışlar, debeleniyorlar. Bunlara karşı dindarların takınacağı tavır red, şiddet, tepki değildir. Resulullah'ın (a.s.m.) şefkati ve müsamahasıdır. Bizde görülmesi gereken, fakat eksik olan husus budur.

  Dindar insan deyince, korkma, ürkme, endişe meydana gelmemeli. Muhataplarda bu imaj hasıl olmamalı. Dindar insan denince aksine, adam ne kadar günahkar, hatalı olursa olsun, onun gönlünde, kalbinde bir itimat, bir sevgi, bir yakınlık meydana gelmelidir.

  Biliyorsunuz, Efendimizi (a.s.m.) düşmanları Uhud Savaşında bir hayli zor duruma soktular. Attıkları okla mübarek yüzü kanadı, zırhın parçası yanağına saplandı, yanağından kan damladı, dişi kırıldı ve çekilip bir mağaraya iltica etmek, kendisini korumak zorunda kaldı. Ashabının birçokları şehit edildi. Karşı taraf bu kadar zulüm, bu kadar insafsızlık yaptığı o sırada, dediler ki: "Ya Resulallah, sizin duanız makbuldür. Bir dua edin de bunlar kahr u perişan olsunlar."

  O şefkat, merhamet Peygamberin (a.s.m.) elini açtı, dua etti, ama bu dua kahır duası değildi, lütuf duasıydı, şöyle diyordu: "Ya Rabbi, kavmime hidayet et, doğruyu göster, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar."

  Evet, yanağını kanatan, dişini kıran, yakınlarını şehit eden düşmanına karşı kahır değil de, hidayet duasında bulundu.

  Şayet bugün karşımızda böyle tipler varsa, bizim bunlara göstereceğimiz nur olmalı, şefkat olmalı. Yani biz onları etkileyecek İslâmî güzelliği şahsımızda yaşamalıyız. Daha başka bir ifadeyle, tepki Müslümanı değil, etki Müslümanı olmalıyız, hidayetlerine dua etmeliyiz.

  Efendimiz (a.s.m.) Hazretleri Medine'ye yeni gelmiştir. Şurahbil adında bir genç, Müslüman olmuş, ama İslâmî daha tam manâsıyla hazmetmemiş. Bu çocuk aç. Açlıktan da o hale gelmiş ki, hemen Medine'nin kenarında bahçelerden birisinin duvarından atlıyor, içeri giriyor, hurma ağacının altına oturuyor ve oradaki hurmaları yemeye başlıyor.

  Sonra da hurma ağacını sallıyor. Düşürdüğü salkımları ufalayıp çantasına dolduruyor. Tam bu sırada bahçe sahibi de duvardan atlayıp içeriye giriyor. Şurahbil'in elinden yakalıyor. Tekme tokat, bir hayli hırpaladıktan sonra sürükleyerek. Efendimizin huzuruna getiriyor. "Ya Resulallah, bu çocuk, bahçeme girmiş, hurmaları yemekle kalmamış, işte bu çantanın içine de hurmaları doldurmuş. Huzurunuza getirdim, bunun cezasını verin" diyor ve büyük bir ceza bekliyor.

  Efendimiz (a.s.m.) Şurahbil'in rengine bakıyor, uçmuş, açlıktan bîtap halde olduğunu anlıyor. Peygamberâne bir bakışla onun iç dünyasını görüyor. Ve bahçe sahibine sesini yükselterek hitap eiyor:

  "Bırak onu!" Adam şaşırıyor ve bırakıyor. "Elindeki çantayı da iade et kendisine!" Hemen çantayı da iade ediyor. Ondan sonra Efendimizin bahçe sahibine cevabı şu:

  "Cahilken öğretmezsiniz, açken doyurmazsınız. Sizin bu halinizi nasıl izah etmek lazım?"

  Bu hadisin üzerinde biraz duralım isterseniz. Efendimiz (a.s.m.) bahçe sahibine, "Cahilken öğretmezsiniz" diyor. Bu genç İslâmî henüz bilmiyor. Yaptığı meselenin haramlığını, kul hakkını bilmiyor. Bu konulara ait imanî bir hassasiyet gelişmemiş. Meselenin ehemmiyetini, ciddiyetim, dehşetini bilmiyor. Bu konularda cahil bırakılmış.

  Birinci vazife olarak bunun cehaletini gidermek, bu konularda bilgi sunmak.

  İkinci vazife de hırsızlık yapacak derecede aç kalan insanı açken doyurmak. Yani kafasına ve midesine gıda sunmak. Bunu da yapmamışsınız. Hemen suçluyorsunuz. Bu nasıl irşad, nasıl tavır?

  Bugün İslama karşı olan insanlara acaba biz nasıl muhatap oluyoruz? Yaşayarak örnek olabiliyor muyuz? Müslüman denilince itimat edilen bir tip akıllarına geliyor mu? Yoksa vurma, kırma, asma, kesme duygusunda olan tipler mi canlanıyor hafızalarda? Yani konuşulan Müslüman değil de, kaçılan Müslüman mı oluyoruz?

  Gereken aydınlatmayı yapmamış mıyız?

  Efendimiz (a.s.m.) vefat ettikten sonra arkasından ona iman etmeyenler dahi ağlıyorlar. İnsanın aklına şu sual geliyor: Hem Peygambere iman etmiyor, hem de arkasından ağlıyor, bu nasıl iş? Evet ağladılar. Ama ne diyerek? "Yetimler, kimsesizler, yalnızlar, ihtiyarlar helak oldu" diyerek. Demek Efendimize (a.s.m.) inanmadıkları halde onun çevreye karşı olan tutumuna, tavrına inanmışlar.

  Yine Mekke müşrikleri, Efendimize (a.s.m.) iman etmedikleri halde, sefere çıkarken mallarını ona emanet ediyorlardı. O müşriklere deniyordu ki: "Siz Muhammed'e hem inanmıyorsunuz, hem de bir yere giderken evinizdeki mal çalınır korkusuyla ona teslim ediyorsunuz?" Onlar diyorlardı ki: "Evet, biz inanmıyoruz, ama onun dürüstlüğünden, doğruluğundan da şüphemiz yoktur." Demek inanmayanlar dahi yaşayışına inanmışlardı. Yaşayışıyla örnek oluyor, hali ile anlatıyordu, sadece lafla değil.

  Mevlânâ bir gün pazarda dolaşırken bakar ki, iki kişi kavga ediyor. Biri öbürüne diyor ki: "Bana bak bana. Ben öyle bir adamım ki, bana bir kelime söylesen bin kelimeyle cevap alırsın."

  Mevlânâ yaklaşıyor adama, diyor ki: "Ne diyorsun, bir daha söyle bakayım?"

  "Ben öyle bir adamım ki, bana bir kelimeyle sataşana bin kelimeyle cevap veririm"

  Bu defa Mevlânâ adamın yüzüne bakıyor, diyor ki: "Ben de öyle bir adamım ki, bana bin kelimeyle sataşsan, bir kelimeyle dahi cevap alamazsın."

  Evet, lafla cevap veremezsiniz, ama yaşayışla cevabı verirsiniz. Onun için eski hocalarımız derlerdi ki: "Halinle yaptığın vaazın, sözünle yaptığın vaazından çok daha tesirlidir."

  Çevredeki tesettürsüz hanımlara sataşmak hiç bir mânâ ifade etmez. Lafınızla, sözünüzle sataşmasanız da yaşayınızla tesettürlü olsanız, o zaman en güzel tebliği yapmış olursunuz

  Bir hanımefendi toplantılar yapıyor. Toplantıda kitaplar okuyor. Çevredeki hanımlar da geliyor, onun okuduğu kitaptan istifade ediyorlar. Birgün bu hanımefendiye son derece dekolte bir hanım yaklaşıyor, diyor ki: "Ben de seninle olmak, senin toplantılarına katılmak istiyorum, fakat beni kabul eder misin diye çekmiyorum. Beni kabul eder misin?"

  "Ne demek?" diyor, "Seninle başkaları arasında ne fark var ki?"

  "Ama," diyor, "Ben tesettürsüzüm."

  "Olsun, senin böyle oluşun, belki de meseleyi bilemeyişindendir. Sen, belki ileride bizi de geçebilirsin" diyor.

  Bu dekolte hanım, böylece tesettürlü hanımların toplantısına iştirak etmeye başlıyor. Oradaki hanımların hiçbirisi, "Bu ne biçim kıyafet? Bu kıyafetle nasıl aramızda bulunuyorsun?" gibi kırıcı şekilde muhatap olmuyorlar. Tam aksine, "Buyur" diyorlar, gelir gelmez baş köşeyi gösteriyorlar, hürmet ediyorlar. Ve bir müddet bu böyle devam ettikten sonra bir gün baştan ayağa tesettürlü bir hanım çıkageliyor. Ve söylediği söz şu:

  "Sizi baştan bugüne gelinceye kadar tetkik ettim. Benim gibi tesettürsüz bir hanıma karşı gösterdiğiniz hürmet ve saygı benim iç âlemimde fırtınalar kopardı ve dedim ki: Bunlar hak yoldadırlar. Bana karşı gösterdikleri şu hürmet, şu saygı ancak hak yolda olanların halidir."

  Bu hanımefendinin böylesine bir tesettüre girmesi, o hanımların fiilen örnek olmalarıyla mümkün olmuştur. Yani tepki Müslümanı değil, etki Müslümanı olmakla bunda muvaffak olmuşlardır.

Kaynak: İslamı Yaşama Sanatı - Ahmet Şahin , Yeni Asya Yayınları
Hazırlayan: A.Kerim MELLEŞ | www.sumeyyediyari.com

Bu haber 2519 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Ailede İslamı Yaşama Sanatı

  • SÜLEYMANİYE CAMİİ VE MEDENİYET ÖRNEKLERİMİZ
  • MİMAR SİNAN'IN ŞAHSINDA ALLAH RIZASI
  • ÖLÜLER ALEYHİNDE KONUŞMAYINIZ
  • ALEVİ-SÜNNİ MESELESİ
  • DİL YARASI KILIÇ YARASINDAN YAMANDIR
  • ORUÇ TUTMAYANIN HALİ VE FÂSK-I MÜTECAHİR
  • HAYATIMIZI HEDER Mİ EDİYORUZ?
  • ÖLÜMDEN NEDEN KORKARIZ?
  • SAKATLAR SAĞLAM DÜŞÜNMELİ
  • ANA RAHMİ - MEZAR BENZERLİĞİ
  • ZENGİNLİK DE BİR İMTİHANDIR
  • MANEVİ ÇEVRE KİRLENMESİ VE İNSAN
  • İNSAN HAKLARININ KAYNAĞI İSLAMDIR
  • İLİM SAHİBİ GURURA KAPILIRSA NE OLUR?
  • KENDİNİ BÜYÜK GÖREN KÜÇÜLÜR
  • CUMA NAMAZI İZNİ
  • HERKES KENDİ HAYATINI YAŞAMAMALI
  • ALLAH BİZİM CENNETE GİTMEMİZİ İSTER
  • ALLAH KULUNA ZULMETMEZ
  • EN BÜYÜK ALLAH, BAŞKA BÜYÜK YOK
  • FELAKETLERİN EN BÜYÜĞÜ İMANSIZLIKTIR
  • MÜSLÜMAN AKILLI OLUR
  • HİCRET ASRINDAN GÜNÜMÜZE KOMŞU İLİŞKİLERİ
  • DİNDAR TOPLUM VE YARDIMLAŞMA DUYGUSU
  • GEÇİM SIKINTISI ŞAHSİYETİMİZİ ZEDELEMEMELİ
  • "İYİ Kİ SİZİ DİNLEDİM"
  • KADIN GİYİMİNDE KARGAŞA
  • HAYIRLI AİLE NASIL OLUR?
  • AİLE İÇİNDE DELİ VELİ ROLÜ
  • İSLAMI YAŞAMADA ÇOCUK - EBEVEYN DİYALOĞU
  • BUGÜNÜN TERBİYE SİSTEMİ
  • EN İYİ YATIRIM, İNSANA YATIRIMDIR
  • YARA YAPMADAN TEDAVİ ETMEK
  • HANIMIN KABAHATİ VE İBADETİ
  • İSLAMA HİZMET İNSANA HİZMETTİR
  • SÖYLEYENE BAKMA, DİNLEYENE BAK
  • TAKDİM
  • Sezai Karakoç'un Kurban Bayramı Konuşması 2 Eylül 201713 Eylül 2017

    GÜZEL SÖZ (RESİMLİ)


    RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu


    Altyapı: MyDesign Haber Sistemi