SÜMEYYE DİYARI

ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

NAMAZ VAKTİ

FACEBOOK SAYFAMIZ

İSLAMA HİZMET İNSANA HİZMETTİR

İSLAMA HİZMET İNSANA HİZMETTİR

Tarih 11 Ağustos 2012, 04:39 Editör A.Kerim Melleş

Biz, birinci olarak İslâmı fiilen, yaşayışımızla göstereceğiz. İkinci olarak da adam yetiştireceğiz ve adam yetiştirenlere destek olacağız. Bugün İslama hizmet eşittir, insana hizmettir.

  İçinde bulunduğumuz vasata ve ülkenin umumi manzarasına baktığımız zaman kendi kendimize bir dikkat çekme ihtiyacı duyuyoruz. Neden? Biz, bir Osmanlı devamıyız, geçmişimizde iki yüz elli milyonluk bir Osmanlı devleti var. Onun bugüne kalan altmış milyonluk bakiyesiyiz. Bu iki yüz elli milyonluk Osmanlının içinde her türlü ırkın varlığını görüyor, her türlü din mensubunun mevcudiyetini tespit ediyoruz.

  Nitekim İstanbul fethedilmiştir. İstanbul'u fetheden kumandan Resulullah'ın (a.s.m.) methetttiği kumandandır. Asker Resulullah'ın (a.s.m.) methettiği askerdir. Resulullahın (a.s.m.) methettiği kumandan ve asker fethettiği ülkede başka din mensuplarını sürüp çıkarmıyor. Din hürriyetlerini yok etmiyor, kiliselerini yıkmıyor. Bir tanesini fethin sembolü olarak camiye çeviriyor, diğerlerini serbest bırakıyor. Ve kendi devletleri zamanında sahip olmadıkları özgürlüğü de onlara bahşediyor.

Bu neyi gösteriyor? İslam, o kadar hoşgörülü, o kadar farklı düşünce ve duygu sahiplerine saygılı ki, onların aklına, iz'anına hitap ediyor, fakat iradelerini ellerinden alarak dinlerini terke zorlamıyor. Sadece doğruyu, hakikati anlatıyor, gerisine karışmıyor. Zaten Kur'ân'ımızın âyeti de öyle. Efendimize (a.s.m.) vaki olan hitap da öyle. "Sana tebliğden başka birşey yoktur, sadece anlatmakla görevlisin. Anlattığın hakikatın muhatapça kabul edilip edilmemesi o Yaratanın hikmetine bağlıdır."

  Bundan dolayıdır ki, iki yüz elli milyonluk Osmanlının içinde her türlü inancın sahibi yaşamış, her meslek, meşrep, mezhep orada kendisine yer bulmuş. Onların çoğu da Müslümanların bu müsamahasından dolayı vicdanen hakikate gelmiş ve zaman zaman hakkı bulmuşlardır. Bu geniş özgürlük ve hürriyet anlayışından, hoşgörüsünden dolayı Osmanlı, asırlardır ülkeleri hakimiyeti altında tutmuş, kavgasız gürültüsüz, bir bakıma mensuplarına saadet asrının benzerini yaşatmıştır.

  Bugün iki yüz elli milyonu bıraktık, gele gele altmış milyonluk bir nüfusa sahibiz. Fakat sıkıntılarımız, rahatsızlıklarımız var. Sanki iki yüz elli milyonu birlikte tutan anlayış bu gün kuvvetini kaybetmiş, altmış milyonu bir arada tutamaz hale gelmiştir. Bu neden böyle acaba? Bakıyoruz ki, o günkü anlayış bugün zaafa uğratılmıştır. Bizi o gün ayakta tutan, bizim dindarlığımız, bizim İslamı doğru anlayışımızdır. Bugün ise İslamı anlama, cemiyete yön verme konuları arka plana atılmış, birleştirici bir mefhum ortada kalmamış. Laiklikle, demokrasiyle, "izm"lerle bizi bir yerde tutmaya çalışmışlar. Bunlar insanı bir yerde tutan inanç sistemleri değildir. Çimentonun yerine çamur kullanırsanız, bu koca koca kitleleri bir arada tutmaya yetmez. Güneş o balçığı çatlatır, çamurun tuttuğu unsurlar hemen ayrılır, parça parça haline getirir. Öyleyse biz bugün yine Osmanlıyı ayakta tutan değer ölçülerine sahip çıkmak, bu değer ölçüleriyle çevremize bakmak zorundayız. Ve kendi rotamızı o değer ölçüleriyle tespit etmek zorundayız.

  Burada akla hemen şu geliyor: Deniliyor ki, yine siz dini ön plana çıkardınız, siz dindarlar bu memlekete zaten hakimsiniz, biz sizin gibi düşünmediğimiz ve yaşamadığımız için bize hayat hakkı yok.

  Asıl anlaşılması gereken mesele de budur. Ne Osmanlıda, ne de Asr-ı Saadette din, kendini kabul ettirmek için baskı unsuru olarak kullanılmamıştır. Din bunu kabul da etmez. Bir insanın Müslüman olması, gönlünden inanmasına bağlıdır. Gönlünden inanırsa Müslüman olur, ama baskı yaparak inandırmak isterseniz, o gönlünden inanmadığı halde inanmış gibi görünmek zorunda kalır, bunun adı da münafıklıktır. Münafıklık ise kâfirlikten şiddetlidir. Müslümanın vazifesi karşısındakini kâfirden daha şiddetli hale sokmak değildir. Demek ki, baskı kullanacak olursanız insanlar inanmadığı halde inanmış gibi görünür, münafık olur ve bu size de, dine de birşey kazandırmaz.

  Demek ki, din baskı aracı olarak kullanılmaya müsait değildir. Din, sadece anlatmaya müsaitir. Muhatapların anlayacağı seviyede doğruları arzetmeye müsaittir. Kabul etmek veya etmemek muhatabın nasibine, idrakine, liyakatine bağlıdır. Bizler illa birilerini Cennetlik hale getirecek değiliz. Öyle bir selahiyetimiz de yok. Cenab-ı Hak birini Cehennemlik olmasını murat etmişse, bu adam da tutumuyla, tavrıyla Cehennemlik olacağını izhar ediyorsa, biz hangi hakla, zor kullanalım. Biz öyle bir vazifeyle mükellef değiliz. Öyle vazifeyi Rabbimiz Resulüne bile vermemiştir.

  "Sen istediğini hidayete sevk edemezsin, ancak Allah isterse hidayete erdirir." ve "Sana ancak anlatmak vardır."

  Bunlarla söylemek istediğimiz asıl mesele şudur: Ülkemizi karıştırmak, bizleri birbirimize düşürmek, hatta bu uğurda İslamiyeti kullanmak, onu hedef göstermek isteyenler var. Anarşik olaylar oluyor, faili meçhul cinayetler ortada kalıyor. O meçhul faili, Müslümanlar olarak göstermek istiyorlar. Müslümanlar da biraz şöyle sert, haşin davransalar, bütün suçları onların üzerine yıkmak için bekleyen medya ve ajan grupları var. Hal böyle olunca, bizlerin istismara müsait tutumlardan ciddi şekilde kaçınması gerekiyor. Fırsat bekleyenlerin eline malzeme verecek hallerden, sözlerden uzak kalmamız gerekiyor.

  Daha net bir şekilde anlatacak olursak, göze bakıp gönüle akma esasını benimsememiz gerekiyor. Çevremize birşeyler vereceksek, sert, kaba, haşin, korkutucu değil, kendimizi sevdirerek, sevdirdiğimiz satışımızdaki İslamiyete ilgi duyurarak faydalı olabiliriz. Birliğimizi, beraberliğimizi bozacak tutum ve tavırdan, üsluptan, ifadeden ciddi şekilde uzak kalmalıyız. Yani şöyle bir imajın doğmasına ihtiyaç var: Dindarlardan, Müslümanlardan kimseye zarar gelmez. Bunlardan herkes memnun olur. Böyle bir imajın oluşması da ancak bizim şahsızımda İslamı tam olarak yaşamamızla, fiilen örnek olmamızla mümkündür.

  İslamı başka türlü anlatanların imajına malzeme verecek sertlikten, haşinlikten uzak kalmalıyız. Daha doğrusu bugünün şartlarına göre her Müslüman bir gönül adamı olmalıdır. Şefkatle günahkârlara elini uzatan, tatlı dille onlarla konuşan, mütebessim bir edayla onlarla muhatap olan bir gönül adamı, gönül eri olmalıyız. Çevremiz bizlerden anarşik, vurucu, kinci olayları asla beklememelidir.

  Sahabeden biri şöyle diyor: "Ben Resulullahla (a.s.m.) her görüştüğümde bana tebessüm ediyordu, hep mütebbessim şekilde bakıyordu. Resulullahın (a.s.m.) bana karşı muhatap oluşundan öyle bir duyguya kapılmıştım ki, bu Ashabın içinde Resulullah (a.s.m.) beni birinci derecede seviyor. Tutumundan, tavrından bunu anladım. Ve bu düşüncemi, doğrulamak için bir gün Efendimizin (a.s.m.) huzurunda dedim ki:

  "Ya Resulallah, bu cemaatin içinde en çok kimi seviyorsunuz?" Yine aynı tebessümle buyurdu ki, "Ebu Bekir'i".

  "Ondan sonra" dedim. Dedi ki: "Ömer'i".

  "Ondan sonra" dedim, buyurdu ki: "Osman'ı".

  "Ondan sonra" dedim. "Ali'yi" buyurdu.

  "Ondan sonra kimi seviyorsunuz ya Resulallah" dedim. "Ebu Ubeyde'yi" deyince sahabe der ki:

  "Bundan sonrasını sormaya cesaret edemedim. Çünkü Resulullah (a.s.m.) sevdiklerini tüm sıralayacak olsaydı ben onların en sonunda dahi olamayacağım diye korkmuştum."

  Şimdi burada fevkalade bir mesaj var. Resulullah (a.s.m.) İslamın tebliğcisi, İslamı benimsetmek için yaşayan bir örneğidir. Çevresine öyle bir tavır takınıyor ki, çevresindekilerin herbiri "Resulullah (a.s.m.) bunların içinde beni en çok seviyor" zannediyor. O kadar mültefit, o kadar mütebbessim, o kadar yumuşak muhatap oluyor. Mesela Hz. Resulullah'a (a.s.m.) on sene hizmet etmiş olan Hz. Enes diyor ki: "Ben Resulullah Efendimize (a.s.m.) on sene hizmet ettim, fakat birgün bir azarını işitmedim. Bir gün olsun beni azarlamadı." (Tabi burada sadece Resulullahın (a.s.m.) gayreti esas değil, muhatapta da öyle bir dikkat, hassasiyet var ki azarlamayı gerektirecek tutum ve tavırdan ciddi şekilde uzak kalmış.)

  Biz Müslümanlar bu ülkenin sahibiyiz. Bu devlet, bu millet, bu vatan, bu ordu bizim. Biz burada misafir değiliz. Bu vatanın, bu ülkenin yerlisiyiz. "Filan grubun, şu yanlışı, şu hatası yok mu?" diye saydıklarınızın çoğu vakidir, doğrudur. Hatta daha menfilikler, daha üzücü olaylar da mevcuttur. Fakat bunlara rağmen bu vatan bizim, bu millet bizim, bu ordu bizim.

  Peki vazifemiz nedir? Tahrip yok. Tahrip için çalışanları gördük. Ülkesinde cereyan eden imana İslama karşı olan olayları hazmedeyip bu düzeni yıkalım, dilediğimiz şekilde yeniden yapalım diyenlerin verdiği sonucu da gördük. İslama karşı yanlışlıkları hazmedemediler. Tuttular, dindarlar dindar olmayanlarla birlik olup ülkelerini yıktılar. Tahrip ettiler. Fakat yapmaya gelince dinsizler dindarları ellerinin tersiyle dışarı ittiler. "Hayır, yıkarken beraberdik, yaparken kıblesini biz tespit edeceğiz" dediler ve kabeye karşı bir bina inşa etmek için yıktıkları devletleri dindarlar dışarı atınca kıblesini şimale doğru çevirdiler. Bu yüzden eski İslam devletleri şimdi herbirisi resmen Sosyalist Arap devleti ismini aldılar. Hiçbiri yıkıldığı şekilde yapılamadı.

  Bu olaylar bize misal olmalı. Yıkmak mı? Hayır. Biz Müslümanlar, bunca yanlışlık ve menfiliklere rağmen yıkım taraftan değiliz. Yıkım için bir araya gelemeyiz. Yıkarsak içinde biz de varız. Bu çatı bizim başımıza düşer. O halde seyirci mi kalacağız? Hayır. Yıkmak yok, ama harabeye, dönmüş duvarları, çürümüş yerleri tamir var. Binanın tümünü yıkıp yeniden inşaya gücünüz yetmezse, ne yapacaksınız, yıkık yerlerdeki o bozuk kısımları temizleyip orayı yenilemeniz, tamir etmeniz mümkün. Şu anda bizim vazifemiz o yıkık yerleri tamir etmek, oraları takviye etmektir. Tahripçi değil de, tamirci durumunda olmalıyız.

  Müslüman denince tahrip akla gelmemeli, tamir akla gelmeli, bu herkeste yerleşmelidir.

  Niçin tahripten tarafa değiliz? Bir misal arzetmek istiyorum. Bir arkadaşım İrak'tan gelmişti ve şunu anlatmıştı:

  Biz İrak'ın Türkiye tarafında, Kürtlerin meskun olduğu yerdeydik. Saddam bize çok zulmediyordu. Saddam'ın zulmünden nasıl kurtuluruz diye düşünüyor ve dua ediyorduk. Birgün sınıra öyle bir dalga geldi, Kürtler de onlara öyle bir giriştiler ki, Saddam'ın askerlerini tâ İrak'ın içlerine kadar sürdüler. "Oh, Elhamdülillah, Saddam'ın zulmünden kurtulduk" diye bir hafta sevindik. Ama Saddam'ın zulmü dediğimiz, o askerler, o karakollar, o kanun ve nizam çekildi, herkes bir boşlukta.

  Bir gece baktık ki, kapının önünden arabalar çalınmış. İkinci gece baktık ki, falanın evine girilmiş, eşyaları çalınmış. Üçüncü gece baktık falanın karısını kızını kaçırmışlar, dördünce gece baktık falanın marketini soymuşlar. Bu olaylar sıklaşmaya başladı, fakat şikâyet edecek yerimiz yok. Önceleri karakol vardı, mahkeme vardı, şimdi onların tümü yok. Bu kadar olayları şikâyet edecek merci bulamıyoruz. Sadece silahlı adamlar sokakta geziyor, gece ne isterlerse yapıyorlar, gündüz de sesinizi çıkaramıyorsunuz, namlu sana dönse şikâyet edecek yerin yok.

  Dostumuzun ifadesi aynen şöyleydi: Keşke en zalim idare olsa, ama yine devlet olsa, hükümet olsa, adalet müessesesi olsa. Zalim olarak yaşanabilir, fakat devletsiz yaşamak mümkün değil.

  İslamın görüşü de budur. Devlet, yöneticileri zalim bile olsa, isyana müsaade etmiyor İslam. İsyan yok, itaat edeceksiniz. Çünkü o zalim yönetimi de yıktıktan sonra o zalimi aratacak öyle bir sistem gelebilir ki, eskiyi bin defa ararsınız, müracaat merciniz kalmaz.

  Ya ne yapalım? Bu gidişe, bu yanlışlara sesimizi çıkarmayalım, sessiz mi kalalım, düzenin adamı mı olalım? Hayır, asla. Ne mi demek istiyorum?

  Şimdi size İslama hizmet için çırpınan, büyük halifenin hizmet anlayışından bir misal arzedeyim:

  Sahabeler mecliste toplanmışlar. Hz. Ömer onlara teker teker soruyor:

"Sizler İslama hizmet etmek istiyorsunuz. Cenab-ı Hak sizin duanızı kabul edecek olsa, İslama hizmet iç Allah' tan ne isterdiniz?"

  Biri diyor ki: "Ya Emire'l-mü'minin, Cenab-ı Hak benim duamı kabul edecek olsaydı, Ondan bir sandık dolusu altın isterdim. O altınla ben İslama hizmet ederdim."

  Yanındakine soruyor, o da diyor ki: "Ben de bir sandık dolusu gümüş isterdim, onunla İslama hizmet ederdim."

  Bir başkasına soruyor, o da, "Ben Cenab-ı Haktan sahralar dolusu koyun isterdim. O koyunların yününü, etini, sütünü Müslümanlara verir, öylece İslama hizmet ederdim."

  Böyle teker teker soruyor, herkes bu yönde İslama hizmet edeceğini söylüyor. Sıra halife Hz. Ömer'e geliyor. Sahabeler ona soruyorlar:

"Sen ne isterdin ya Ömer, İslama hizmet için?" O da diyor ki: "Eğer Cenab-ı Hak benim duamı kabul edip de istediğimi verecek olsaydı, ne sizin gibi sandık dolusu altın, gümüş, ne sizin gibi sahralar dolusu koyun, sığır, deve isterdim. Ben Allah'tan adam isterdim, adam" diyor, "Ebu Ubeyde gibi, Ebu Zer gibi, Muaz ibni Cebel gibi adamlar isterdim."

  Bu olay bize şunu anlatıyor: Tahriple, şiddetle İslama hizmet edilmez. İslama hizmet etmek istiyorsak adam yetiştirmemiz lazım. Adam yetiştirirseniz, yetiştirdiğiniz adam, bu yönetimi, bu rejimi, bu bozuk düzeni, arzu ettiğiniz şekilde sizin lehinize, haberiniz olmadan değiştirir. Ama adam yetiştirmezseniz, siz geriden sadece öfkelenir, kızar, tenkit eder, tepki gösterirsiniz. O zaman ne olur? Tavşan küsmüş de dağın haberi olmamış misaline dönersiniz.

  Akşama kadar karanlığın aleyhine konuşursanız, onun size hiç faydası olmaz, karanlığa da hiç etkiniz olmaz. Ama birileri bir mum getirirse, siz de kalkıp o mum getirenlere bir kibrit uzatırsanız, o kadar iştirak ederseniz o mum kadar önünüz aydınların ve siz de karanlığın aleyhinde konuşmadığınız halde karanlığı kovma yolunda bir gayretin içinde olursunuz.

  Biz, birinci olarak İslâmı fiilen, yaşayışımızla göstereceğiz. İkinci olarak da adam yetiştireceğiz ve adam yetiştirenlere destek olacağız. Bugün İslama hizmet eşittir, insana hizmettir.

  İslam, Müslümanı böyle müsbet düşündürüyorsa, acaba yöneticilerimiz tabanlarını teşkil eden bu Müslüman halka niye sempatiyle bakmaz, niye onlara yakınlık duymaz, onlardan korkar? "Öyleyse gelin, Müslüman halkın içinden çıkan ey yöneticilerimiz, bu halkla ters düşmeyin. Bakın, o Müslüman halk sizinle ters düşmek istemiyor. Onlar sizin ters görüşlerinize rağmen yıkım taraftan değil, yine sizin tabanınızda size destek olma taraftarı." O halde yöneticilerimiz de halkına ters düşmemeli. Tabanla tavan arasında kopukluk olmamalı. Baş ile gövde birlik halinde bulunmalıdır.

  Din bu konuda şunu diyor: "Ey iman edenler. Sizin vazifeniz birinci olarak Allah'a itaat etmek, ikinci olarak Peygambere itaat etmek ve üçüncü olarak da sizden olan yöneticilerinize itaat etmektir."

  Öyleyse o içimizden çıkan yöneticilere diyoruz ki; "Gelin İslamdan kopmayın, İslam Allah ve Resulünden sonra yöneticiye, size itaati emrediyor. Ama siz de bizden olun. İçinden çıktığınız halkınıza ters düşmeyin. Halkla bütünlesin, barışın, halkın inancıyla savaş duruma gelmeyin. Çünkü bunu akıl da, mantık da kabul etmiyor. Dinde memleketin ilerlemesini engelleyici bir mefhum, asayişe, disiplinsizliğe karşı bir emir yok. İnanan insan yıkıma, disiplinsizliğe taraftar değil, yaşayışıyla örnek olmaya taraftardır."

  Bir gün Peygamberimizin (a.s.m.) kapısında Mekke'den gelen muhacirler, Medineli ensarlar ve Peygamberimizin (a.s.m.) akrabaları oturmuş konuşuyorlar. Efendimiz (a.s.m.) yönettiği insanlarla o kadar kaynaşmış, yönettiği insanlar da ona o kadar bağlanmıştır. Yani baş ile gövde birbiriyle kaynaşmıştır. Sohbet şöyle cereyan ediyor. Mekke'den gelenler diyorlar ki: "Biz Resulullah (a.s.m.) Hazretleriyle ile beraber Mekke'yi terkettik, her şeyimizi bıraktık, onun yolunda, onunla birlikte buraya geldik. Onun için Resulullah (a.s.m.) bizi daha çok sever, biz de onu çok severiz."

  Hemen buna Medineliler cevap veriyorlar: "Hayır, Resulullah (a.s.m.) bizi daha çok sever. Çünkü siz Mekke'den buraya geldiğiniz zaman, biz evimizi, malımızı, mülkümüzü size amade kıldık. Her şeyimizi sizinle paylaştık. Size kalbimizi, gönlümüzü açtık."

Hemen üçüncü grup da söze karışıyor: "Resulullah (a.s.m.) bizi sizden daha çok sever. Bizler Haşimileriz, Onun akrabalarıyız. Hem akrabası olduğumuz için, hem ona iman ettiğimiz için, hem. savaşlarda onun yanında olduğumuz için bizi daha çok sever."

  Bir zamanlar Resulullaha (a.s.m.) karşı olanlar bugün Resulullahı (a.s.m.) o kadar sevmişler, ona o kadar bağlanmışlar ki, "bizi mi çok sever, sizi mi çok sever" diye yöneticilerine kendilerini sevdirme yarışındalar, ona itaat ve bağlılık gösterişinde bulunuyorlar. Şimdi baş ile gövdenin arasındaki münasebete bakınız.

  Bunun üzerine Efendimiz Hazretleri (a.s.m.) hane-i saadetinden çıkıp, bakıyor. Hepsini dinliyor, bir yönetici olarak halkının bir kısmını nasıl birinci plana alıp, diğerlerini ikinci, üçüncü plana itebilir?

  Diyor ki: "Ey Mekke'den Medine'ye benimle hicret eden kardeşlerim! Kim sizin söylediklerinize yanlış diyebilir? Sizin söyledikleriniz doğrunun tâ kendisidir. Sizi bundan dolayı kendime kardeş kabul ediyorum."

  Muhacirler, bunun üzerine, "Ya Resulallah bu iltifat bize yeter, size kardeş olmak ne demek?" derler.

  Bu sefer Peygamberimiz (a.s.m.) Ensara döner, onlara da bu mânâda iltifatta bulunur. Onlar da bu iltifatla memnun olurlar. Sıra Haşimilere gelir.

  "Ey Haşimiler, sizin benimle akraba olmadığınızı kim iddia edebilir? Siz kaldı ki, kan akrabalıkla kalmadınız, din akrabalığıyla ön tarafa geçtiniz ve kardeşlerinizle beraber onların yaptığı hizmete ortak oldunuz" der.

  Onlar da, "Ya Resulallah sana akraba olma şerefini kabul ettikten sonra bu şeref bize yeter" derler.

  İşte yönetici, halkını kendisine böyle bağlar. Bir halk yöneticisine böyle ısınır. Baş gövdenin üzerine böyle monte olur, gövde başa böyle bağlanırsa ne olur, şimdi oraya gelelim.

  Bir gün düşman Medine'yi basacaktır. "Atlılar, zırhlılar geliyor" diye haber gelir. Bunun üzerine Efendimiz (a.s.m.) halkı meydana toplar. Onların fikrini sorar: "Düşmanı şehrin içinde mi karşılayalım, yoksa dışarıda mı karşılayalım?"

  Sahabeden biri çıkar, "Ya Resulallah! Sen bize sorma, sadece bize emret. Emriniz üzerine atımızı Kızıldeniz'e sürer, canımızı seve seve feda ederiz."

  Demek istiyoruz ki, baş gövdeyi kendisinden ayırmamalı, tavan tabanı kendisinden ayırmamalı. Tabanın arzularını, isteklerini elinin tersiyle itmemeli. Tavan tabanı kendisine bağlamasını bilmeli ki, o taban bir gün ihtiyaç halinde, "Emret ey yönetici, senin için hayatımızı fedaya hazırız" demeli. Daha doğrusu âyet-i kerimenin emrini yerine getirmemize yöneticilerimiz mani olmamalı. Âyet-i kerimenin emri nedir?

  "Allah'a itaat edin, Resulüne itaat edin, sizden olan yöneticilerinize itaat edin."

  Yöneticiler bizden çıktılar zaten. "O halde ey yöneticilerimiz, bizim inançlarımıza ters düşmeyin, bizden olmadığınızı iddia eden bir tutum içine girmeyin. Aksine bizden biri olduğunuzu, tutumunuzla, tavrınızla, bize hürmetinizle, saygınızla, inançlarımıza karşı savaş vermemenizle ispat edin de, itaat mecburiyetimiz üçüncü derecede size devam etsin."

Kaynak: İslamı Yaşama Sanatı - Ahmet Şahin , Yeni Asya Yayınları
Hazırlayan: A.Kerim MELLEŞ | www.sumeyyediyari.com

Bu haber 2154 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Ailede İslamı Yaşama Sanatı

  • SÜLEYMANİYE CAMİİ VE MEDENİYET ÖRNEKLERİMİZ
  • MİMAR SİNAN'IN ŞAHSINDA ALLAH RIZASI
  • ÖLÜLER ALEYHİNDE KONUŞMAYINIZ
  • ALEVİ-SÜNNİ MESELESİ
  • DİL YARASI KILIÇ YARASINDAN YAMANDIR
  • ORUÇ TUTMAYANIN HALİ VE FÂSK-I MÜTECAHİR
  • HAYATIMIZI HEDER Mİ EDİYORUZ?
  • ÖLÜMDEN NEDEN KORKARIZ?
  • SAKATLAR SAĞLAM DÜŞÜNMELİ
  • ANA RAHMİ - MEZAR BENZERLİĞİ
  • ZENGİNLİK DE BİR İMTİHANDIR
  • MANEVİ ÇEVRE KİRLENMESİ VE İNSAN
  • İNSAN HAKLARININ KAYNAĞI İSLAMDIR
  • İLİM SAHİBİ GURURA KAPILIRSA NE OLUR?
  • KENDİNİ BÜYÜK GÖREN KÜÇÜLÜR
  • CUMA NAMAZI İZNİ
  • HERKES KENDİ HAYATINI YAŞAMAMALI
  • ALLAH BİZİM CENNETE GİTMEMİZİ İSTER
  • ALLAH KULUNA ZULMETMEZ
  • EN BÜYÜK ALLAH, BAŞKA BÜYÜK YOK
  • FELAKETLERİN EN BÜYÜĞÜ İMANSIZLIKTIR
  • MÜSLÜMAN AKILLI OLUR
  • HİCRET ASRINDAN GÜNÜMÜZE KOMŞU İLİŞKİLERİ
  • DİNDAR TOPLUM VE YARDIMLAŞMA DUYGUSU
  • GEÇİM SIKINTISI ŞAHSİYETİMİZİ ZEDELEMEMELİ
  • "İYİ Kİ SİZİ DİNLEDİM"
  • KADIN GİYİMİNDE KARGAŞA
  • HAYIRLI AİLE NASIL OLUR?
  • AİLE İÇİNDE DELİ VELİ ROLÜ
  • İSLAMI YAŞAMADA ÇOCUK - EBEVEYN DİYALOĞU
  • BUGÜNÜN TERBİYE SİSTEMİ
  • EN İYİ YATIRIM, İNSANA YATIRIMDIR
  • YARA YAPMADAN TEDAVİ ETMEK
  • HANIMIN KABAHATİ VE İBADETİ
  • TEPKİ MÜSLÜMANI DEĞİL, ETKİ MÜSLÜMANI OLMAK
  • SÖYLEYENE BAKMA, DİNLEYENE BAK
  • TAKDİM
  • Sezai Karakoç'un Kurban Bayramı Konuşması 2 Eylül 201713 Eylül 2017

    GÜZEL SÖZ (RESİMLİ)


    RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu


    Altyapı: MyDesign Haber Sistemi